Nevşehirli Hacı Abdullah Baba Hz.lerinin Hayatları
Davamız İrşaddır. Davamız İnsanlara İyi Ahlakı, İslamı, Edebi, Terbiyeyi, İnancı, Ögretmek ve Yaşatmaktır .
Abdullah Gürbüz (ks)



Sema Sefa,
Cana Sifa,
Ruha Gıdadır
.

  Abdullahbaba.com
  Mevlanadostu.com   Rufaiyolu.com
  Abdullahbaba radyo

 

ÇORUM’A YOLCULUK Abdullah Baba (ks) Hazretleri, 1969 yılına kadar Bilal Baba’nın manevi feyzinden istifade etmiş ve bu zaman zarfında üstadının övgüsüne mazhar olup himmet ve gayretleri ile Allah’a giden yolda oldukça mesafe kat etmiştir.

          Ancak 1969 yılında Bilal Baba’nın vefat etmesi ile Vuslatı henüz tamam olmayan ve içindeki kemalât ateşi gün geçtikçe daha da artan Abdullah Baba (ks) Hz.leri istihare yapar ve rüyasında; Hızır (as), İlyas (as) ve Zekeriya (as) tarafından kendisinin, Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Hz.lerine intisap etmesi gerektiği, manen dosyasının orada olduğu söylenir. Bu görmüş olduğu rüyadan sonra, kendisini Hakk’ a vasıl edecek olan Çorumlu Hacı Mustafa Baba (ks) Hz.lerine gidişini ve yaşadığı durumları üstadımız bize şöyle anlattılar.
            Cennet mekân Bilal Baba vefat ettikten sonra, maneviyatın işareti ile dosyamızın Çorum’da olduğunu ve Çorum’a gitmem gerektiğini öğrendim. Fakat o sıralar maddi yönden oldukça sıkıntılı bir dönem içerisinde idik.             Çorum’a gidecek yol param dahi yoktu. Bu yüzden maddi durumum iyi iken aldığım Sahih-i Buhar-i isimli oniki ciltlik kitaplarımı satıp yol parası yapmayı düşündüm. Ve o dönemde devamlı içki içen, mahalle arkadaşıma:
            ─Ben de Sahih-i Buhar-i kitapları var. Bunları satmam gerekiyor, alır mısın? diye sordum. O da bana, alabileceğini söyledi.
            Arkadaşımın, annesi:
            Oğlum bak ne güzel! Ramazan ayı girdiğinden beri içki içmiyorsun. Abdullah Efendi bir mübarek zâtı ziyarete gidiyor. Sen de Abdullah Efendi ile yolculuk yapsan. Hem Abdullah Efendi’nin kalacak yeri ya olur, ya olmaz. Çorum’a gitmeden önce, Ankara’da dayının oğluna uğrarsınız. Oradan Çorum’a gidersiniz, demiş. Annesinin söylediklerine ikna olmuş. Beraberce yola çıktık.
            Önce Ankara’ya gittik. Orada bir gün kaldık, ertesi gün Çorum’a geçtik. Ramazan ayı içerisinde olduğumuz için akşam iftar vakti bir lokantaya girdik, oruçlarımızı açtık. Yemekten hemen sonra, beraberce Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’nin evine vardık. Mübarek zât, misafirlerini buyur etti ve sohbet etmeye başladı. Sohbet bittikten sonra, bize de ikramda bulundu, halimizi hatırımızı sordu.
            Ben de, geliş sebebimizin kendisinden ders almak olduğunu, istihare yaptığımı, manen dosyamın Çorum’a geldiğini anlattım.
Mübarek de bize:
            Evladım Abdullah Efendi, sen bir daha istihare yap, deyince.
            Ben de kendisine:
            ─Efendim, siz bana daha önce Rufai dersi vermiştiniz. İkinci bir istihareye gerek yok” dedim.
            Hacı Mustafa Efendi yine:
            ─Ah evladım, bu nefis, Firavundan daha kötü, devamlı şek şüphe verir, onun için istihare yap.
            Bende:
            ─Peki, Efendim, dedim.
            Üstadımız Hacı Mustafa Efendi, bize teravih namazını kılacağımız camiyi tarif ettikten sonra;
            ─Evladım, sahura buraya gelin, beraber sahur edelim, dedi.
          Daha sonra teravih namazını kılmak için oradan ayrıldık. Namazdan sonra kalacağımız otele gittik ve yattık..
            O gece rüyamda;
            ─Büyük bir ateş yakılmış, içine insanları atıyorlardı. Etrafta da uzun boylu, yeşil elbiseli, zırhlı, ellerinde kılıçları olan asker toplulukları vardı. O sırada askerlerden bir tanesi geldi ve bana kılıç salladı. Fakat kılıç bana değmeden gitti, kendisini vurdu. Bunun üzerine o asker telaşlandı:
            ─Aman Ya Rabbi burada bir zât var, dedi. Hemen koşup komutanlarını çağırdı. Komutanları, başındaki miğferin üzerine yeşil sarık sarmış heybetli bir zât idi. Yanıma yaklaştı, miğferinin ucunu yukarıya doğru kaldırdı. Alnında yeşil yazı ile Mehdi Resul yazan mührünü gördüm. Ben onun mührüne bakarken o da yanındaki askerlerine dönerek:
            ─Siz Abdullah Efendi’ye nasıl kılıç sallarsınız! Bu zât manen vazifelidir. Kim bu zâta dokunmaya kalkarsa, zararı kendisi görür, sıkıntıya düşer. Onun sırtında “Lam Elif” harfi vardır.
            Arkasından üzerimdeki gömleği çıkartıp, sırtımı açtı ve baktı. Bu şekilde rüyam bitti.
            Tam o anda otel odasının kapısı çalındı, uyandım. İçeri gelen Hızır (as) idi. Bana;
            ─Abdullah Efendi yüz defa “Ya Vehhab” diyeceksin, dedi. Ben de:
            ─Üstadım Hacı Mustafa Efendi derse çekerim, gerçi Allah’ın (cc) ismi ama üstadımın izni ve telkini olmadan hiç bir şey söylemem, dedim. Kapıyı kapattı, bir müddet sonra tekrar girdi. Yine aynı şeyi söyledi.
           Bu hadise üç kere oldu. Bu olaylar cereyan ederken saat üçü çeyrek geçmişti. Arkadaşım ile birlikte sahur yemeği için Üstadımız Hacı Mustafa Efendi Hazretlerinin evine gittik. Beraber sahur yemeği yedikten sonra;
─Evladım istihare yaptın mı?
            Ben de kendisine, görmüş olduğum rüyayı ve otel odasına gelen kişinin bana       “Ya Vehhab (cc)” ismini okumamı söylediğini ve ona kabul edemeyeceğimin sebeplerini olduğu gibi anlatınca, Üstadımız Hacı Mustafa             Efendi Hazretleri:
            Maşallah evladım! Rahmetli Bilal Baba sana çok nazar etmiş, seni çok iyi yetiştirmiş, halifelik makamına kadar çıkartmış. Evladım sen çok fukarayı sabiriynsin. Vehhab (cc) ismi, çok verici, çok genişletici anlamındadır. Günde yüz defa değil de, her farz namazlardan sonra on dört defa söyle.
            ─Peki, Efendim, dedim.
             Arkasından bana şöyle dedi:
            ─Evladım Abdullah, kapıyı açıp sana telkinde bulunan kimdi biliyor musun?
Ben de;
            ─  Hızır (as)’dır Efendim, dedim.
             Hacı Mustafa Efendi Hz.leri:
            ─  Nereden biliyorsun?
            ─  Efendim, kendisini sık sık görüyorum.
            Üstadım da bize:
            ─  Evladım, insanlar Hızır (as)’ı göreyim, ondan ders alayım diye yanar. Sende hiçbir değişiklik yok,  dedi.
            Cevaben kendisine:
─  Efendim, Hızır (as) da bir insan, Nebi değil ki. Hz. Peygamber(sav)’e âşık olduğu için Allah (cc) Teâlâ’ya; O’nun ümmeti olmak için dua etti. Allah (cc) , O’na deccaliyet zamanına kadar müsaade etti. Deccal öldükten sonra, O da ölecek. Peygamberimizin bir ümmetidir. Ama bana siz lazımsınız, çünkü siz Peygamber varisisiniz.
            Üstadımız Hacı Mustafa Efendi Hz.leri, bu cevaba tebessüm ile karşılık verdi ve arkasından şöyle devam etti:
            ─ Evladım sen çok fakru zaruret içerisindesin. İnşallah sana yardımcı olalım da, borçlarından kurtul. Nevşehir’de fasık bir kişi sana yardım edecek, onun bu yardımını reddetme. Zira o senin duan ile o düştüğü ateşten kurtulacak…
            Aslında Efendi Hazretleri, burada teslimiyetin ölçüsünü çizmiş; teslim olacak bir müridin, üstadını herşeyden daha ziyade ittiba etmesi gerektiğini anlatmıştır. Tıpkı sadakat örneği, Hz. Ebubekir-i Sıddık (ra) Hazretlerinin Miraç olayı ile ilgili olarak; “Senin arkadaşın bir gecede kısa bir sürede pek çok mukaddes beldeyi gezdiğini, miraca çıktığını ve Allah-u Teâlâ Hazretleri ile konuştuğunu söylüyor. Sen ne dersin?” dediklerinde, hemen Hz. Peygamberin yanına gitmiş; “Ya Rasulullah! Sizin ağzınızdan çıkan her söze şu gözümün gördüğünden daha fazla itibar ederim” diyerek, tam bir teslimiyet örneği göstermiş olduğu gibi.
            Hacı Mustafa Efendi Hz.leri daha sonra:
            ─  Evladım Abdullah! Sen buraya, bizden ders almaya geldin. İstihareni yaptın. “Elhamdülillah” imtihanı geçtin, biz de sana Evradı Şerifeni verelim inşallah, dedi.
            O an yakasına yapıştım ve kendisine:
            ─Efendim, bizim memlekette âlimler, vaazlar, müftüler var ama ben buraya sana geldim. Beni Rasulullah (sav) Efendimize vasıl edemezsen, mahşerde Liva-ül Hamd sancağına götüremezsen, huzuru mahşerde yakana yapışırım, dedim. Mübarek gülümsedi ve:
            İşte bize böyle bir erkek lazım evladım, dedi.
            ─Allah (cc) razı olsun, çok memnun oldum. Buna küstahlık demezler, cesaret ve şecaat derler. Sen de benim dediklerimi tutarsan; yalan söylemez, haram yemez, ailenle iyi geçinirsen, her ne gelirse gelsin Allah (cc) dan geldiğini bilirsen, ihsan üzere yaşarsan, Allah’ın (cc) Habir ismi ile haberdar olup seni her yerde gördüğünü bilirsen, seni istediğin yere götürürüz... Evladım, Allah-u Teâlâ Hazretleri senden razı olsun, sadakatinden hoşnut kaldım. Bundan sonra İnşallah Allah’ın vermiş olduğu nimetlerden istifade et. Seni biraz zayıf gördüm, ye, iç. Yalnız, midene haram girmemesine dikkat et, şehvetin başka yere gitmesin. Bu dediklerimi tatbik et, yolda kalmazsın, buyurdu ve daha sonra bize Rufai Tarikatı üzere ders verdi. Elhamdülillah. Üstadımız Hacı Mustafa Efendi Hz.lerine, ne iş yapacağımı sordum.
            ─Evladım ayakkabı al sat, deyince;
            ─Ben deri imalatçısıyım, al sat işinden pek anlamam Efendim dedim.
            ─Öğrenirsin evladım, dedi.
            ─Peki, Efendim, dedim. Sabah namazını kıldıktan sonra müsaade isteyip Nevşehir’e döndüm.
           Hiç kimseye borcumuz kalmasın, kimseyi kapımıza getirmeyelim diye sürekli çalışıyordum. İhtilal döneminde zararımız çok olduğu için öderken oldukça zorlanıyorduk. Bir gün yolda yürürken birisi bana seslendi bir baktım Üstadımın sana yardım edecek dediği Ekmekçi Rıza Efendi:
            ─Hayırdır Abdullah, senin bir derdin var. Kaç gündür takip ediyorum, yüzün gülmüyor. Gel seninle bizim eve bir gidelim, bir konuşalım, dedi.
            ─Evine gittik, yemek ikram etti. Bu arada odada kimse yokken, bana oldukça yüklü bir miktarda para verdi.
            ─Abdullah Efendi, bu parayı al. Sen dürüst bir insansın. Borçlarını öde, daha sonra kazandıkça sen de bana ödersin, dedi.
            Onun bana verdiği para ile bütün borçlarımı kapattım. Deri imalathanesini de satıp; elime on iki bin lira geçti. Paranın altı bin lirası ile ayakkabı satışına müsait bir dükkân kiraladım. Altı bin lirasını da dükkâna mal satın almak ve İstanbul’a gitmek için ayırdım. Nevşehir’in tanınmış hocalarından biri:
            ─Duyduğuma göre İstanbul’a gidiyormuşsun. Senden bir istirhamımız var, dedi. O dönem içerisinde de Milli Selamet Partisi çok konuşuluyordu.
            ─Buyurun, dedim.
            Hoca Efendi de bana:
            ─Abdullah Efendi, şu Necmettin Erbakan abdestsiz namaz kılıyormuş. Açık saçık bir kadınla evlenmiş, kızı barlarda gezermiş. Almanya, Müslümanları tefrikaya düşürsün diye ajan göndermiş. Şu mektubu al. Bunların doğru olup olmadığını öğrenmemiz için Fatih’te İskender Paşa Camii İmamı Mehmet Zahit Kotku Hazretlerine ver. Eğer olumlu bir cevap verirse; biz de Selamet Partisini Nevşehir’de açalım, dedi.
Hoca Efendinin verdiği mektubu aldım:
            ─İnşallah sorarım, dedim. Daha sonra yanlarından ayrılıp otobüsle İstanbul’a doğru yola çıktım.
Yolda giderken otobüste bir rüya gördüm.
            Rüyamda;
            ─Uçağa biniyorum fakat uçak yavaş gidiyordu. Bu esnada uçağın camını delerek uçaktan çıktım. Uçaktan daha hızlı uçmaya başladım. Uçarak Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, Mısır, Suriye, Mekke ve Medine’ye gittim. Bu sırada denizin içine daldım. Balıklar Allah’ı zikrediyorlar, ben gittikçe bana yol verip istikbal ediyorlardı. Sudan çıktım, dağlarda, ovalarda, kabristanlarda, kiliselerde zikir yapıp, camilerde vaaz ettim. Bu esnada üzerimde cübbe, başımda sarık vardı. Rüyamın devamında;
            Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri:
            ─Evladım Abdullah, bizi ziyarete gelmeyecek misin? dedi.
          Ben de kendisine:
            ─ Efendim, Peygamber Efendimiz (sav) Hazretleri;
İstanbul’u fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel asker”, diyerek sizi ve askerinizi övdü, methetti. İnşallah, önce sizi ziyaret edeceğim, dedim ve bu şekilde uyandım.
            ─İstanbul’a iner inmez, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin Türbesi’ne gittim. Ziyareti yaptıktan sonra, yanıma bir zât yaklaştı:
            ─Ben, Kemahiye Müftüsü Muhammet Koyunoğlu’yum. Kemahlıyım, sizinle ahiret kardeşi olmak istiyorum, dedi. Bir müddet orada sohbet ettik ve ikimiz beraber, Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’nin yanına gittik.
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri beni sağına, müftüyü soluna oturtturdu. Bir müddet sohbet ettikten sonra Mehmet Zahit Kotku Hazretleri:
            ─Bir soracağınız var mı? dedi.
Müftü Efendi, gördüğü rüyayı ve başından geçen hadiseyi anlattı:
            ─Efendim, dedi. Gece rüyamda Rasûlullah (sav)’ı gördüm, mübarek elini öptüm.“Seni çok seviyorum. Sana nasıl hizmet edeyim Ya Rasulullah”, dedim. Rasûlullah (sav) Efendimiz mübarek şahadet parmağını kaldırdı.             Ucundan lamba gibi bir nur çıktı. Bir anda kendimi Erzincan’da, sinema binasında buldum. Erbakan Hoca orada konferans veriyordu. Hayretler içerisinde kaldım. Rasûlullah (sav) Efendimiz bana;
           “Evladım ona hizmet etmek, bana hizmet etmek gibidir”, diye buyurdular.
            Bu şekilde uyandım. Daha sonra Erzincan’a gittim. Erbakan Hoca’yı, Rasûlullah (sav) Efendimizin gösterdiği salonda milli görüş hakkında konuşma yaptığını gördüm.
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri de Müftüye dönerek:
Necmettin Erbakan, ahlâkında, edebinde, milletini ve devletini seven insanlığa hizmet etmek için her yeri gezen, ilim sahibi güzel bir insandır. Saçının telinden tırnağına kadar iman doludur. Kur-an’ı Kerimi anlayan ve yaşayan birisidir. Peygamber Efendimiz (sav)’e âşık, Hadis âlimidir. Mübarek bir insandır, dedi.
            Mehmet Zahit Kotku Hazretleri, Müftü Efendinin rüyasını tevil edince; ben de Erbakan Hoca ile ilgili konu hakkında aydınlanmış oldum. Daha sonra bana dönerek, halimi, hatırımı sordu. Ben de kendisine, İstanbul’a gelirken otobüste görmüş olduğum rüyayı anlattım.
            Mehmet Zahit Kotku Hazretleri:
            ─Evladım sen Şerif misin? Seyit misin? dedi.
            ─İkisi de değilim, dedim.
            Tekrar sordu:
            ─Emir Sultanlardan mısın?dedi.
            Ben, yine:
            ─Hayır, Efendim, dedim.
            Mehmet Zahit Kotku Hazretleri:
            ─Senin rüyan sahihadır. Büyük bir irşatçı olacaksın. Rüyanda gördüğün memleketlere gideceksin, defalarca hac ve umre yapacaksın. Ömrün uzun olacak. Sakalın ağaracak, dedi.
            ─Aman Efendim! Aç tavuk kendini buğday ambarında zannedermiş. Bizim oraları gezmemiz mümkün değildir. Ben evimin maişetini karşılayamıyorum. Kaldı ki buralara gitmek... Yıldızlar ne kadar uzaksa, oralara gitmek bana o kadar uzak. Allah affetsin! Ben ne evliyalık, ne irşatçılık isterim. “İlahi ente maksudi ve rızake matlubi Ya Hazreti Allah.” Allah’ım bana “kulum” desin yeter, dedim.
            Mehmet Zahit Kotku Hazretleri;
            ─Evladım, Allah(cc) külli şeye kadirdir. Bunların hepsi olacak. Sen istesen de istemesen de, Cenab-ı Allah bunları sana nasip edecek. İnşallah bizlere de dua etmeyi unutma, dedi. Bana “Tasavvuf ve Ahlak” isimli üç ciltlik kitap hediye eti.
Mübarek zâtın duasını aldıktan sonra müsaade istedim. İstanbul’da işlerimi halledip tekrar Nevşehir’e döndüm. Bu tarihten sonra kundura alıp satmaya başladım. Mehmet Zahit Kotku Hazretleri de, her bayramda, mübarek gün ve gecelerde kutlama tebrikleri gönderirdi.
            Üstadımız Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.leri bizlere:
            ─  Evladım bir şeyh gördüğünüzde yanına varın, zikirlerine katılın, hayır duasını alın. Çünkü onlar bir bal arısına benzer, yani arıların beyidir. Arılar bey etrafında toplanırsa bal üretir. Bunun için “sen falan tarikattasın” diye birbirinizi dışlamayacaksınız. Ayrı gayrı diye bir şey olmaz”, derdi.
            Kundura alıp satmaya yeni başladığım dönemlerde, Nevşehir’de bir cami yaptırılacaktı. Caminin yapımı için dernek kurulmuş, bu vesile ile camiye yardım toplanıyordu. Ben de cami yapımına yardım etmek istiyordum ve Allah’a (cc) dua ettim. Dedim ki;
            “Ya Rabbi, yarın yapacağım satıştan kazandığım parayı bu caminin yapılması için nezrediyorum. Sen bol kazançlı, bereketli bir gün nasip et.”
            Ertesi gün dükkânımı açtım. O gün öyle bir iş oldu ki, nerede ise bir ayda yaptığım satışı bir günde yapmıştım ve elime yüklü miktarda para geçmişti. Akşama doğru nefsim vurdu. Tabii o zaman genciz, nefsimiz bizi alıkoymak istiyor:Aman sen bu kadar demiştin, günlük cironu verecektin. Bak kazandığın büyük bir meblağ, birazıda sana kalsın”, diye sürekli baskı yapıyordu. Neyse, akşam oldu dükkânı kapattım. Doğruca derneğe gittim ve dernek başkanına parayı verdim.
            Dernek başkanı:
            ─Abdullah Efendi, bu kadar parayı Nevşehir’in en zengini bile vermedi. Ben bunu almayayım, senin gibi küçük esnaf için bu meblağ çok büyük, dedi. Ben de:
            ─Zaten nefsim beni zorluyor, siz de ona yardımcı olmayın. Şu parayı alın da ben gideyim, dedim ve parayı verdim. Çok şükür nefsime yenilmemiştim.
            O gece rüyamda; “Hz. Ali (kv) Efendimizi, Cennette tarifi mümkün olmayan bir köşk inşa ederken gördüm. Öyle güzel bir köşktü ki tarifi imkânsız! Her tarafı kırmızı zümrütlerle kaplanmış, bakanın bir daha bakmak isteyeceği türden… Selam verdim; “Ve aleyküm selam” dedi. Aramızda perde gibi bir set var, oradan sordum:
            ─Efendim, bu köşkü kime yapıyorsunuz? Bu hangi Peygamberin köşküdür, dedim. Hz. Ali Efendimiz sanki benimle çok eski bir dost, bir ahbap gibi konuşarak:
            ─ Abdullah Efendi, bu köşkü sana yapıyorum, dedi.
            Ben de aramızdaki o perdeden geçmek istedim. Öne doğru adım attım. Hz. Ali Efendimiz, beni iki eliyle iteledi. Bir adım attım, yine iteledi. Bir adım daha attım, yine iteledi. Üç defa atlamak istedim, üçünde de geri iteledi. Böylece rüyam bitti.
            Üstadımın yanına gittim ve kendisine olayı ve rüyamı tafsilatıyla anlattım. Üstadım:
            ─Evladım Abdullah, ahiretini kişi bu dünyada mamur eder, bu dünyada kazanır kazanç yeri burasıdır, buyurdu. Sen, ahireti istemişsin. Ancak Hz. Ali (kv) Efendimiz’in seni üç defa itmesinin hikmeti; senin otuz yıl daha dünya âleminde yaşayacağına delalet ediyor, buyurdu.
            Üstadımız Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.lerini ilk zamanlar bana rabıta vermediği halde bile görürdüm. Yine bir gün ziyaretine gittiğimizde bana:
            ─Evladım sen rabıtanı nasıl yapıyorsun? diye sordu
            Bende:
            ─Efendim henüz rabıta vermediniz deyince:
            ─Oğlum bundan sonra rabıtanda “babanın cübbesi altındayım” diye söyle, dedi.
            O an iki kaşının ortasına baktım. Bakar bakmaz bayılacak gibi oldum. Bütün yüzü bir anda nur oldu, bir müddet sonra ceset kayboldu. Tamamen nur olarak gördüm. O günden sonra rabıtamızı hep bu şekilde yaptık.
            Bir gün Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerini mübarek bir günü ihya etmek için Nevşehir’e davet ettim. O da bana:
            ─Evladım, Vali’ye çık. “Efendim, Benim üstadım gelecek, şiş burhanı yapacak, zikrullah yaptıracak, sohbet verecek” diye söyle; eğer izin verirse, ben de gelirim, dedi.
            Bunun üzerine üç beş kişilik bir heyet ile dilekçe yazarak valiye çıktık. Vali, dilekçeyi okudu. Yanında da Alay Komutanı vardı.
Vali bana dönerek:
            ─Abdullah Efendi, burada hiç hoca yok mu da, ta Çorum’dan üstad getiriyorsunuz? dedi. Biz de kendisine:
            ─Efendim, bu üstad başka. Nevşehir’e davet edeceğimiz zât Allah’ın evliyası, deyince Vali Bey:
            ─Bu zamanda evliya da mı var? diye sordu. Telefonla Müftü Efendiyi arayıp, acele gelmesini söyledi.
          Kısa bir süre sonra Müftü Efendi de geldi.
          Vali Bey Müftü’ye:
            ─ Bak Abdullah Efendi ne diyor. Bu dönemde evliya olduğunu, şiş burhanı olduğunu söylüyor. Dedikleri doğru mu, dinimizde bunların yeri var mı? diye sordu.
            Müftü Efendi, vali beyin sorularına biraz gevşek cevaplar verdi.
           Ben de Müftünün bu şekilde konuşmasını hoş karşılamadım ve ayağa kalkarak:
            ─Müftü Efendi, söylediklerinden mesulsün. Sen bir din adamısın, bunların doğru olduğunu söylemezsen; sen Allah indinde suçlu duruma düşersin. Seni Rabbime şikâyet ederim, dedim.
            O anda Vali Bey:
            ─Abdullah Efendi, burası valilik makamı, burada tartışmayın. Müftü Efendiyle sorununuzu kendi aranızda halledin, dedi. Ve oradan ayrıldık. Daha sonra Vali Bey Emniyet Müdürlüğünü aramış ve hakkımızda tahkikat yaptırmış. Onlar da Vali Bey’e:
            ─Efendim bu insanların hiç birisinin dosyalarında en ufak bir suç duyurusu yok, temiz insanlar, demişler
            Müftü Efendiyi arayıp bu programı tertip etmemizi Alay Komutanını ile birlikte bizim zikrimizi merak ettiklerini söylemiş. Müftü Efendi de beni arayıp Bekir Efendi Camiinde sohbet yapmamıza müsaade edildiğini haber verdi.
            Hemen Üstadım Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerini aradım:
            ─Efendim, sizin dediğiniz şekilde Vali Beye çıktım ve dediklerinizi söyledim. O da Müftü Efendiyi çağırttı, birkaç pürüz haricinde müsaadeyi aldık, dedim.
            Üstadım:
            ─Evladım Abdullah, Allah senden razı olsun. Ben seni imtihan etmiştim, imtihanı kazandın oğlum, dedi.
            Mübarek gün Bekir Efendi Camiinde sohbet ve zikrullah yaptık. Vali Bey ve Alay Komutanı’nın adamları zikir ve sohbetimizi seyredip dinlediler. Hiçbir sorun yaşanmadan o mübarek günü ihya ettik.
            Bir gece uzandığım bir halde tespih çekerken, kalbimde bir genişleme meydana geldi. Tavana baktığımda tavandan içeridekileri görmeye başladım. Daha sonra Sabah namazına kalkanları, ondan sonra Teheccüt namazına kalkanları görmeye başladım. Kalbim biraz daha genişledi İç Anadoluda ki manevi yıldızları, sonra Türkiye de ki, en son Dünya da ki bütün büyük zâtları gördüm. Sabaha kadar böyle devam etti. Sabah namazını kıldım. Birkaç gün sonra Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerini ziyarete gittiğimde hadiseyi anlattım.
          Kendisi;                                                                                                                     
            ─Elhamdülillah evladım, altıncı esmaya yükseldin. Bundan sonra halakayı zikirlerde “Hay Hay Allah, Hu Hu Allah” ismi esmalarını yaptırmaya yetkilisin”, dediler.
            1978 yılında Üstadımızın yanına ziyarete gitmiştik. Mübarek, bize sohbet ettikten sonra kendisine:
            ─Efendim Nevşehir’den bir arkadaşımızın basireti açıldı. Kabir halinden anlar oldu, dedim.
            ─Üstadımız o kalp gözü açık arkadaşa dönerek şöyle sordu:
            ─Evladım Abdullah Ağabey’ini nasıl seviyorsun?
            O da:
            ─Canımdan çok seviyorum, dedi.
            ─Nerede çalışıyorsun? diye sordu
            ─Tekstil fabrikasında, dedi.
            ─Abdullah ağabeyin sana o işten çıkacaksın, derse ne dersin?
            ─Çıkarım Efendim.
            ─Ailenden boşan derse ne dersin?
            ─Boşanırım Efendim, deyince.
            Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.leri şöyle devam etti:
            ─İşte oğlum, Abdullah Ağabeyine olan bu sevgin seni bu makama getirmiş, dedi.
            Orada bulunduğumuz sırada Çorumlu dervişlerden bir tanesi Hacı Mustafa Efendi Hz.lerine sordu?
            ─Efendim Nevşehirli dervişlere çok hürmet edip seviyorsunuz, sebebi hikmeti nedir? Hacı Mustafa Efendi Hazretleri şöyle cevap verdi:
            ─ Oğlum sizler yanımda, onlar ise canımdalar. Ta Nevşehir’den çıkıp Aşk ile muhabbet ile bizi ziyarete geliyorlar. Evladımız Abdullah Efendiyi on iki piran Hz.leri de destekliyor, diye açıklama yaptı. Daha sonra mübareğin yanından müsaade istedik ve Nevşehir’e geri döndük.
            Yine 1978 yılında, Mevlana Hazretleri’nin türbesini ziyaret için Konya’ya gittim. Ziyaret esnasında türbede huzurda (hizmette) bulunan bir kimse yanıma geldi:
            ─Efendim, bu gece divan burada toplandı. Size manevi görev verilmesi için işaret ettiler. Mevlana Hazretleri sizin için çok hoş şeyler söyledi. Bütün Piranlar tasdik ettiler. Ancak Bahaddin Nakşibendî Hazretleri daha erken olduğunu söyledi ve ileri bir zamana tehir ettiler. Sizinle tanışmak istedim. Bizlere duacı olun, dedi. Türbede hizmet eden bu zât manevi hali açık biriydi. (Allah rahmet eylesin.)

            1980 yılı Eylül ayının onikinci günü ihtilal oldu. Yine inanmış insanların tutuklandıkları, zulme uğradıkları, örtüye, dine, kutsal kitaba saygısızlığın alıp yürüdüğü günler başlamıştı… Efendi Hazretleri bu durumdan dolayı çok üzülüyordu. Sıkıntısından uyuyamıyor, sabahlara kadar namaz kılıp, Müslümanlar için dua ediyordu.
            Yine sıkıntılı bir günün gecesinde bir rüya görür. Rüyasını şöyle nakletmiştir;
            “Kırklar divanı toplanmış, mübarek zâtlar halaka halinde oturmuşlar. Bana da oturmam gereken yeri gösterdiler. Ben de oturdum bir müddet sonra tefekküre daldım. Suyun içindeki mahlûkatın nasıl rızıklandığını gördüm. Küçük balık, büyük balığın dişlerinin arasındaki artıklarla rızıklanıyor, büyük balık ise küçük balığı yiyerek rızıklanıyordu. Birbirlerine rızk oluyorlardı. O sırada nefis kendime getirdi. Divan-ı Salihin’deki zâtlara;
            ─Efendiler rızkı Allah’ın verdiğine iman ettik. O’na tam bir inanç ile bağlandık. İyi mümin olmak için tüm eziyetlere katlanıyoruz. Ancak kendini bilmez insanların aşağılamasına, hakaretlerine maruz kalıyoruz. Dayak yiyor, hapislere atılıyoruz. Hanımlarımız sokağa rahat çıkamaz oldu. Tüm Müslümanlar kabuğuna çekilmiş, eziyetleri görmezden geliyoruz. Bütün dünyadaki Müslümanlar eza ve cefa görüyor, biz duruyoruz. Ne zaman kendimize geleceğiz, kurtuluş ne zaman? dedim.
            Şeyhim Hacı Mustafa Efendi bana baktı sukut etmemi söyledi. Yan tarafımdan birisi işaret ederek:
            ─ Sol tarafındaki zamanın Kutb-ul Aktab’ı. Ona bir tokat vur kendine gelsin, dedi.
            Sol tarafıma döndüm O mübareğin yüzünde ki nuru görünce o kadar etkilendim ki, o kadar sevindim ki kabaran ruhum birden sakinleşti, tekrar tefekküre daldım.
            Bu sefer karadaki mahlûkatın nasıl rızıklandığını gördüm. Öyle ki toprağın altındaki, kayaların içindeki kurtların dahi yeşil yaprak yediğini gördüm.
            ─Aman ya Rabbi, Metin olan Allah, her yerde, her yarattığı mahlûkatın rızkını veriyor. Allah’ım sen her şeye kadirsin. Bizleri bu zulümlerden kurtar. Bu Müslümanlara bir çare yok mu? diye bağırdım.
          Sağımdan birisi:
            ─Solundaki zamanın Kutb-ul Aktabı’dır. Ona bir tokat vur kendine gelsin, dedi. Soluma baktım onun nuru ve güzelliği beni yine etkiledi. Yine tefekküre daldım.
            Bu sefer havadaki mahlûkatın nasıl rızıklandığını gördüm, yine kendime geldim. Müslümanların kurtuluşu ne zaman olacak, diye feryat ettim. Yine yanımdaki:
            ─Solundaki zamanın Kutb-ul Aktabı’dır. Ona bir tokat vur, dedi. O sırada uyanmışım.
          O günün sabahı, namazdan sonra cemaat ile zikir yaptık. Arkadaşlara hitaben:
            ─Çorum’a gitmek isteyen var mı? Diye sordum.
Arkadaşlar:
            ─Hafta sonu değil nereden çıktı, Çorum’a ziyaret…
            ─Ben bugün gideceğim, gelmek isteyen varsa gelsin, dedim.                           
           Arkadaşlardan katılanlar oldu. Bir minibüs ile Çorum’a gittik.. Hacı Mustafa Efendi Nevşehir’den gelenleri misafir etti. Herkes soracaklarını sordular. Daha sonra:
            ─Efendim sizinle yalnız görüşmek istiyorum, dedim.
Üstadımız Hacı Mustafa Efendi Hazretleri’ne gördüğüm rüyayı anlattım. Efendim Hazretleri:
            ─Maşallah, Sübhanallah. Evladım kırklar divanına girmişsin. Sen hayret makamını da görmüşsün. İbrahim Hakkı Hazretleri de Yüce Yaradan’ın kudretini görüp böyle hayret etmişti de hayret makamında şu dizeleri söylemişti:
                                   Hak şerleri hayr eyler
                                   Zannetme ki gayr eyler
                                   Arif anı seyr eyler
                                   Mevla görelim neyler
                                    Neylerse güzel eyler

                                   Bir işi murad etme
                                   Olduysa inad etme
                                   Hak’tandır o, reddetme
                                   Mevla görelim neyler
                                   Neylerse güzel eyler

 

                                   Deme şu niçin şöyle
                                   Yerincedir ol öyle
                                   Bak sonunu sabreyle
                                   Mevla görelim neyler
                                   Neylerse güzel eyler

                                   Gel hayrete dal bir yol
                                   Kendin unut onu bul
                                   Hal ile dahi olma
                                   Mevla görelim neyler
                                   Neylerse güzel eyler.

            Hacı Mustafa Efendi Hz.leri bu dizelerden sonra şöyle buyurdu:
            “Kırklar divanındaki evliyalara gelince, evliyadan tasarruf alındı. Mehdi Ala-Resul çıkana ve İsa (as) inene kadar bir şey yapamayız. Her kudret ve kuvvet Rabbimin elinde. Biz nasıl isek, bize öyle idareciler veriyor. Yaşadığımız gibi muamele görüyoruz… Televizyona bakıyorsun. Televizyondaki hadiseleri seyrederken müdahale edebiliyor musun? Dünyayı da öyle seyredeceksin. Elimizden bir şey gelmez evladım” dedi.
            Üstadımız bir ara Kuddüsi Babanın “yüze güler dost, içinden düşman” isimli beyit’ini okuyup şöyle devam etti:
            ─Evladım, yüzünden gülen dost ama içinden düşman olanlar da var. Senin sağ tarafına gül yağı dökseler methi sena etseler, sol tarafına da ateş dökseler ikisini eşit mesafede göreceksin. İhsan üzere olacaksın. “Ya Rabbi senden gelen her şeye razıyım” dersen; işte o zaman kemale erersin. Eğer methi sena edeni sever, diğerine kızarsan kemale ermek mümkün değil, buyurdular. Ardından da:
            ─Ancak gece ve gündüz çalışmamız lazım. Köy köy, kasaba kasaba, kaza kaza dolaşıp, Allah’ı unutan bu millete, Allah’ı sevdirmeyi ona kul olmayı öğretmeliyiz, dedi.
            1982 yılında üstadımın işareti ile itikâfa girdim. Yandım, piştim, kül oldum. Mana âleminde; beni kıyma makinesine attılar ve orada kıyma haline getirdiler. Daha sonra, o kıyma haline gelen etin üzerinden silindiri geçirdiler. Kâğıt gibi dümdüz oldu. Daha sonra, onu bir fırına koydular, yaktılar, pişirdiler kül haline getirdiler. Daha sonra fırından çıkardılar, o külü bir kâse içerisine koydular ve Allah-u Teâlâ Hazretlerinin huzuruna götürdüler. Orada, “Ya Rabbi, bu senin için yandı, kül oldu” dediler ve o küllerimi on sekiz bin âleme savurdular.
            Bu hadiseler yaşanırken, bizzat ben de müşahede ediyordum. Bir baktım ki, on sekiz bin âlemde ben vardım. Her tarafta kendimi gördüm. Güneş ben olmuştum, Ay ben… Yıldızlar ben olmuştum, gezegenler ben… Tüm âlem ben olmuştum. Nefsin yedi makamını aşarak, üstadım bana Seyri suluk’umu tamamlattı. “Elhamdülillah

            Yaşadıkları dönemde, insin ve cinnin en hayırlısı ve en şereflisi olan Mürşidi Kamil zâtlar, Hakk’a arz olunduktan sonra yer ehli, gök ehli, bütün âlemler bu zâtları tanırlar. Onlar için;
            “Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır:
            Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrail’e (as) Ben onu seviyorum. Sende sev der. Cebrail’de o kulu sever. Gök halkı arasında: Allah (cc) filan kulu seviyor sizde seviniz, diye haber verir. Onlarda onu severler. Sonra da yeryüzünde müminlerin kalbine onun sevgisi yerleştirilir.(R.Salihin)
            Allah-’u Teâlâ Hazretleri onlar hürmetine yağmur verir, onların hürmetine zor işler kolay olur. Onların duaları ret olunmaz. Çünkü onlar halkın içinde Hak ile bir olmuşlar, Cenab-ı Zülcelal Hazretleri’nin zâtında değil, sıfatlarında fani olmuşlardır. O zâtlar için hiçbir zorluk yoktur. Onlar, yeryüzündeki seçilmişlerin seçilmişidir. Onlar, Allah-u Teâlâ Hazretleri tarafından hem bu dünya da, hem ahiret de müjdelenmişlerdir.
            Yüce Rabbimiz buyuruyor ki;
            Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar (evliyaullah) iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahrette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu ( Allah’ın velisi olmak) büyük kurtuluşun kendisidir.” (Yunus /62)
            Peygamber Efendimiz (sav) Hazretlerinin en yakınında olan Hz. Ebubekir-i Sıddık (ra) Hazretleri de Rasûlullah(sav) Efendimizin nazarı ile nefsin yedi makamını geçmiş ve fenafillâh makamına geldiğinde;
            “Ya Rabbi, benim bedenimi öyle büyüt ki, La ilahe İllallah Muhammedur Rasulullah diyen hiçbir Müslüman cehenneme girmesin demiştir.
Yine Cihar-ı Yari güzinden, Peygamber Efendimiz (sav) Hazretleri’nin damadı ve Allah’ın arslanı Hz. Ali (kv) Efendimiz de, Rasûlullah (sav) Hazretlerinin manevi terbiyesi altında nefsin yedi mertebesini aşıp fenafillah makamına geldiğinde;
            “Görmediğim Allah’a iman etmem”, demiştir.
            Pirimiz Mevlana Celaleddin-i Rum-i (ks) Aziz Hazretleri, üstadının himmeti ile nefisin yedi makamını geçmiş, fenafillâh makamına geldiğinde;
            “Hamdım, piştim, yandım”, demiştir.
            Buradan da anlaşılacağı gibi Mürşid-i Kamil zâtlar, Allah (cc) için yanıp kül olmuşlar. O’nun sıfatlarında yok olmuşlardır.
            Yine bir örnek verecek olur isek, Yunus Emre Hazretleri beytinde
                                “Taptuğun tapusunda,
                                 Kul olduk kapısında,
                                 Miskin Yunus çiğ idi,
                                 Piştik Elhamdülillah”,

diyerek üstadı Taptuk Emre Hazretleri’nin himmeti ile nefsin yedi makamını aşmış, fenafillâh makamına geldiğinde;
           
        “Yunus Emre’m, kâmil oldu imanın,
                     Hazreti Hakka vasıl oldu canın,
                     La mekân şehridir, senin mekânın,
                    Fenafillâh olduk, Elhamdülillah” demiştir.
           
Bu zâtların makamı, La mekan, La zamandır. Onlar, mekânın ve zamanın sahibi olan Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin iradesine girmiş, O’nda yok olmuşlardır.
            Siirt’in Tillo ilçesinde bulunan, İsmail Fakirullah Tillovi (ks) Aziz Hazretlerinin manevi feyiz ve himmeti ile Hakk’a vasıl olan ve arkasında bizlere Marifetname gibi bir şaheser bırakan, İbrahim Hakkı Hazretleri de bu keyfiyete vardıktan sonra, Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin izni ile onsekiz bin âlemi müşahede etmiş ve şu ifadeleri kullanmıştır;
            “Ben uzayın yollarını, Tillo Sokaklarından daha iyi bilirim       Görülüyor ki, Allah-u Teâlâ Hazretlerinin seçilmiş bu kulları için fenafillâh makamına geldikten sonra uzaklık ve yakınlık söz konusu değildir.
            Zira Allah-u Teâlâ Hazretleri, böylesi zâtlar için Hadis-i Kutside;
“Ben bir kulumu seversem onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen lisanı ben olurum” buyurmuştur (Buhari).
           Üstadımız Abdullah Gürbüz (ks) Hazretleri de, Allah-u Teâlâ Hazretlerinin zâtında değil sıfatlarında yok olmuş ve Allah (cc)’ın Kur’an-ı Kerim de müjdelediği zümreye dâhil olmuştur.
            İtikâftan çıktıktan sonra, Üstadımız Hacı Mustafa Efendi Hazretleri’nin yanına Nevşehirlilerle gittiğimizde, orada bulunan cemaata;
            “Oğlum Abdullah ile bu fakirin şekline şeytan giremez, rüyada kendisini görürseniz sahihtir” dedi.
            Yine 1982 yılında, rüyamda;
            “Büyük bir cami, caminin üzerinde mahvel çıkıyor. Cuma namazı yahut ta bayram namazı gibi iki rekât cehri namaz kılınacakmış. O sırada:
            ─Mahmut oğlu Abdullah Gürbüz, seni Âdem (as) çağırıyor, dediler.
            Hemen koşa koşa merdivenden yukarı çıktım. Baktım ki, bütün peygamberler sıralanmışlar. Âdem (as)’ın sağında Rasûlullah Efendimiz, solunda İbrahim (as), diğerleri de soluna doğru sırayla duruyorlardı.
            Âdem (as) Efendimiz:
─Evladım Abdullah, aşağı in mihraba geç. Ümmet-i Muhammedi irşat et, dedi.
─Benim ilmim yok, hafızlığım yok. Bu kadar insan içerisinde, nasıl vaaz nasihat edeyim, dedim. Âdem (as) , bir Rasûlullah (sav) Efendimize baktı, tebessüm etti. Bir de İbrahim (as)’a baktı. Sonra diğer nebilere baktı. En sonunda, tek duran Şeyh Efendimize baktı. O da beyazlara bürünmüş, sıraya girmek üzereymiş gibi bir hali vardı. “Ahirete irtihali yakın” diye içimden geçirdim.
            ─Eyvah, Şeyh Efendinin de vakti yakınlaşmış, dedim.
            Âdem (as) üç defa aşağıya inmemi söyledi. Ben de itiraz ettim.  
          Sonra    Şeyh Efendi:
─Aşağı in, dedi.
            Üzerimde aniden yeşil bir cübbe, başımda da bir ağırlık oldu.Sarık mı yoksa başka bir şey mi, bilmiyorum. Mihraba geçtim. Mihraba geçince bende utanma ve mahcubiyet hâsıl oldu
─Ya Rabbi ben ayet bilmem, hadis bilmem. Bu insanlara nasıl konuşacağım, dedim. Kalbime teveccüh ettim. O sırada kalbime:
             “Âdem (as), seni vazifelendirdi. Adem (as)’dan bahset”, diye
İlham geldi ve Cenab-ı Zülcelal Hazretleri’nin;
            “And olsun ki, biz insanı (Âdem’i) çamurun özünden yarattık, sonra Âdem neslini sağlam bir yerde bir nutfe (azıcık bir su) yaptık. Sonra, o nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnem et yaptık. O et parçasını da kemikler haline çevirdik de, o kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratılış (can) verdik. Şekil verenlerin en güzeli olan Allah’ın şanı bak ne yücedir!..”.(Mü’minun/12,14), buyurduğunu ve daha sonra Adem (as)’a nefsin yüklenişini, Havva validemizin yaradılışını, Adem (as) ve Havva validemizin cennetin nimetlerinden istifade ederlerken şeytanın onlara;
            “Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve son bulmayacak bir mülkü göstereyim mi” dediğini, bunun üzerine ikisinin de bu ağacın meyvesinden yediğini, hemen ayıp yerlerinin açılıverdiğini, üzerilerine cennet yaprağını örtüp kaçmaya başladıklarını, Âdem’in (as) Rabbine karşı gelip, şaşırdığını, sonra yine Yüce Yaratan’ın onu seçip tövbesini kabul ettiğini, ona doğru yolu gösterdiğini anlattım.
Ardından, Allah (cc) şöyle buyurdu;
            “Birbirinize düşman olarak, hepiniz oradan inin (cennetten). Artık benden size bir hidayet (Kitap ve peygamber) geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa; işte o sapıklığa düşmez ve ahirette bedbaht olmaz.” (Ta-ha /122,123) Ayet-i kerimesi’nden de bahsederek, cennetten kovuluşunu, daha sonra Allah-u Teâlâ Hazretlerinin, insanlara tevhit inancını anlatması için göndermiş olduğu peygamberleri sırası ile İdris (as), Nuh (as), Hûd (as), Salih (as), Lût (as), İbrahim (as) ve diğer peygamberlerin hayatlarını kısa kısa anlatıyordum. Hatırlayamadığım yerlerde, gözümün önüne televizyon ekranı gibi görüntü geliyor. Oraya bakıp anlatmaya devam ediyordum.
            Bu şekilde Enbiyaların hayatlarını anlattıktan sonra, Cenab-ı Peygamber (sav) Efendimizin, Cihar-ı yâri Güzin olan dört büyük halifenin ve Sahabelerin hayatlarını anlattım.
            En son Hazreti Ali (ra)’ın kardeşinden ve Peygamber Efendimiz (sav) Hazretlerinin zevcesi, Aişe-i Sıddık’a anamızdan, hadis hafızı olan Ebu Hureyre Hazretleri, Cennetle müjdelenen Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve birçok sahabelerin, Muaviye tarafına geçtiğini ve burada bir içtihat olduğunu ve nefis muhasebesi olduğunu anlattım. Allah nefsimize bırakmasın. Rasulullah(sav) Hz.leri;
            “Ya Rabbi! Gözümü açıp, yumana kadar beni nefsime bırakma”, buyurdu ve bunu bizlere nefsin ne kadar şedid olduğunu bildirmek için söyledi, dedim. O sırada uyanmışım.
            Daha sonra rüyamı Üstadım Hacı Mustafa Efendi’ye anlattım.
            ─Maşallah evladım! Zaten Bilal Nadiri Hazretleri sana çok teveccüh etmiş, çok sevmiş. Nakib-i Nukaba makamına kadar getirmiş. Bundan sonra her yere ders verebilirsin. Çavuş, nakib görevlendirebilirsin. Üç tane hilafet yazdım. Piranlar mühürledi ama Rasulullah Efendimiz mühürlemedi. İnşallah ölmeden önce açıklayacağım, bayram yapacağız, dedi.
            Ben de kendisine:
            ─Aman Efendim bir şey istemiyorum! “İlahi Ente Maksudi ve Rızake Matlubi Ya Hazreti Allah” dedim.
            Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri, yaşadığı sürece ömrünü, ümmeti Muhammedin irşat için sarf etmiş ve elinden geldiği kadar insanlara, Hak ve hakikati anlatmıştır.
            ─Zira Allah’a dost olmuş ve Peygamber (sav) Efendimizin varisi olan Üstadımız Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri, bütün yaşantısını, Hz. Peygamber(sav) Hazretleri nasıl yaşadı ise o şekilde geçirmiştir. Peygamber(sav) Efendimizin Hadis-i Şeriflerinde buyurduğu gibi;
“Sizin en hayırlınız kulları Allah’a, Allah’ı da kullarına sevdirendir”, sözü üzere, Üstadımız da bu aşk ve neşe ile yaşı ilerlemesine rağmen seyahatlerine devam ediyordu. Yine seyahatlerinin birinde Nevşehir’e geldi. Akşam sohbet esnasında,
            ─Nevşehir’de bir güneş doğacak, bütün dünyayı aydınlatacak, herkes bundan istifade edecek, dedi.
           Bu esnada sohbette bulunan bir ihvan, Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine, bir rüya anlattı:
            ─Efendim, rüyamda; Abdullah Ağabeyim dört yolun ortasında bir sofra kurmuş. “Allah rızası için oturun” diye çağırıyor. Bu davete uyan fazla kimse olmuyor, çoğu bakıp bakıp gidiyordu, dedi.
          Hacı Mustafa Efendi Hazretleri;
            ─Evladım o sofraya nasibi olan gelir, nasibi olmayan gelemez. Bu dergâhta, bu fakirle, Abdullah Efendinin suretine şeytan giremez. O’nu gördüğünüz zaman o rüya sahihtir, dedi.
            Üstadımız Hacı Mustafa Efendi Hazretleri, dergâhın ileri gelenlerini çağırdı, onlara;
            “Bize tabi olmalarını” söylüyorlardı. İlk olarak Sivaslı Ali Efendiye;
            ─Hafızım, Arapçam var diye kibirli olma. Dergâhın sahibi Abdullah Efendi’dir. Ümmi olduğu için sesimizi çıkarmıyoruz. Fitne çıkmasın. Benim vefatımdan sonra eğer ona derviş olmazsan, mahşerde yakana yapışırım. Eğer O seni Allah ve Resulüne vasıl edemezse, sen de benim yakama yapış evladım. Onu hiç incitme, bana yaptığın hürmeti ona da yap, buyurdular.
           Vefatından üç ay önce yine Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.lerini ziyarete gittik. İstanbul’dan Ali Efendi gelmiş,”üstadımız hasta” diye onu içeriye almamışlar. Beni görünce:
            ─Sen müsaade ediyor musun? Abdullah Efendi, dediler. Yanlarında Mevlüt Efendi ve Memduh Efendi de vardı. Ben de
            ─İstanbul’un zakiri Ali Efendi mahrum kalmasın, onu da götürelim, dedim.
            Hacı Mustafa Efendi Hz.leri ikinci katta yatıyordu. Buram buram terlemişti, alnından öptüm. Tabi çok hüzünlendik. Üstadımıza yolcu alameti vurulmuştu.
            O anda üstadımız yanımdaki Ali Efendiye dönerek:
            ─Oğlum, Abdullah Efendiyi bırakma, Oğlum Abdullah Efendiyi bırakma, Oğlum Abdullah Efendiyi bırakma, dedi. O da üç defa:
            ─Olur, Efendim dedi. Orada bulunan Memduh Efendi de yaşanan hadiselere orada şahit oldu. Büyük bir üzüntü ile oradan ayrılıp tekrar Nevşehir’e geri döndük.
            Üstadımız Hacı Mustafa Efendi Hz.leri, kibar oturuşu, ayın on dördü gibi parlayan yüzünden, sakalından şule şule damlayarak akan nuru ile insanlara ışık tutan, tatlı ve güzel konuşmaları ve şefkatli bakışları ile o hep hatıralarda kaldı. Yaşantısı gayet mütevazı, eski bir evde geçti. Bir kızı ile bir de oğlu vardı. Oğlu, genç yaşta vefat etmişti. Zaman zaman oğlunun vefat hadisesinden bahsederek;
            ─Oğlum çok edepli idi. Kimsenin gözünün içine bakmazdı, dinine düşkün bir delikanlı idi. Evlilik çağına gelince evlendirdim. Zifaf gecesine girdiği akşam, karnına ağrı girdiğini söyledi. Hemen hastaneye kaldırdık. O akşam hastanede ruhunu teslim etti. “İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun” diyerek Rabbimize teslim olduk, derdi.
            1984 yılında Hacı Mustafa Efendi Hazretleri hastalandı. Bağırsak kanseri olduğu için çok ızdırap çekiyordu, sürekli uyuşturucu hap veriyorlardı. Yanına gittiğim zaman; Üstadımız Hacı Mustafa Efendi Hazretleri kendine gelip de, konuşmasın diye, daha fazla uyuşturucu veriyorlardı. Bunun sebebi Şeyhliğin Çorum’a kalması, başka yere gitmemesi idi. Oysaki Şeyhlik makamının, manen verildiğini idrak edemiyor, nefislerine tabi oluyorlardı.
            Nevşehir’den de Çorum’a gidip;
            ─ Efendim siz vefat ettikten sonra ne yapacağız diyenlere:
            ─Evladımız Abdullah Efendi seyri sulûk’unu tamamlamış kamil bir şeyhtir. O’nu bırakmayın o’nu incitmeyin, dedi. Allah razı olsun, onlar da bırakmadılar. Çünkü bizle rde Allah ve Resulünün yolunu tavsiye ediyorduk.

İstemez misin Dünya Onların, Ahiret Bizim Olsun ?