Nevşehirli Hacı Abdullah Baba Hz.lerinin Hayatları
Davamız İrşaddır. Davamız İnsanlara İyi Ahlakı, İslamı, Edebi, Terbiyeyi, İnancı, Ögretmek ve Yaşatmaktır .
Abdullah Gürbüz (ks)



Sema Sefa,
Cana Sifa,
Ruha Gıdadır
.

  Abdullahbaba.com
  Mevlanadostu.com   Rufaiyolu.com
  Abdullahbaba radyo

HADİM-ÜL FUKARA ABDULLAH GÜRBÜZ (ks)
HZ.LERİNİN ÇOCUKLUK DÖNEMİ


Bizlere hayatımızın her noktasında ışık tutan, Üstadımız Abdullah Gürbüz (ks) Hazretleri, çocukluk dönemini şöyle anlatır:
    Küçük yaşta iken Fatiha-ı Şerife’yi öğrenip, mealini de bir hoca Efendiden öğrendikten sonra, “Bu Ümmül Kitap’tır, bunun sırrına mahzar olalım Ya Rabbi”, diye ağlardım.

         Yedi yaşıma geldiğimde annem ve babam; “bu çocuk kafayı bozacak”, diye beni odaya kilitlerdi. Kapının üzerinde bulunan kemerlerin arasından geçer, “Allah” diyerek, üç metre yüksekten kendimi aşağıya bırakırdım ve beni meleklerin tuttuğunu müşahede ederdim.
         Sabahları seherlerde kalkar, sabah namazı için Hoca Efendiyi uyandırırdım. Hoca Efendinin bana verdiği büyükçe anahtarı alır, doğruca camiyi açmaya giderdim. Daha küçük olduğum için, kapıyı açmaya gücüm yetmezdi. Sabah namazına camiye gelen ihtiyarların yardımıyla kapıyı açardım. Gelen cemaat:
         “Evladım Abdullah, haydi bir Ulu!” derlerdi.
         Ezanın aslı gibi Arapça okunmasının yasak olduğu bu dönemlerde, “Tanrı uludur, tanrı uludur, tanrıdan başka yoktur tapacak” diye ezan okurdum.
          Yaşadığımız o zamanlar insanların inanç noktasında çok sıkıntı çektikleri bir devirdi. Kadınlar çeşmeye gittiklerinde başörtülerini açarlardı. Kur-an’ı Kerim okuyanlar tutuklanırdı. Ben de herşeye rağmen Allah’ın (cc) Kelamı, Kur’an-ı Kerimi öğrenmek için hocalara gittim ve onlardan ders almak istediğimi söyledim. Ancak dini bilgiler almak yasaklandığı için, Hoca Efendiler;
          “Abdullah, bu yaştan sonra hapse giremeyiz, kusura bakma, öğretemeyiz” dediler.
            Daha sonra benim ısrarım üzere babam, Kurşunlu Camii İmamı Saatçi Hafız Efendi’ye ricada bulundu ve bana Kur-an’ı Kerim’i öğretmesini istedi. O camide hem Kur’an-ı Kerim öğreniyor, hem de müezzinlik yapıyordum. Elif cüzü bitirmiş Ammeye geçmiştik. Bir gün, camide mum ışığında Kuran okurken, polisler baskın yaptılar. O gün, hem Hoca Efendiyi hem de beni; “Siz niye Arapça Kuran okuyordunuz? deyip, dövdüler.
      “Kur-an’ı Kerim öğrenmemize neden müsaade etmiyorlar? diye üzülürdüm. Bazı geceler de, rüyamda; gayet nurani, sarı sakallı bir zât gelir ve bana Kur-an’ı Kerim öğretirdi. Ben de aynı şekilde öğrettiklerini tekrar ederdim.
           Bir gün, bu yaşadığım durumu hocama anlattım. Kendisi de çok şaşırdı. Fakat hocama anlattıktan sonra o zâtı bir daha rüyamda göremedim.
           İlkokula giderken müzik ve tarih dersine gelen öğretmenlerimiz beni çok sever ve korurlardı. Ezan-ı Muhammedi okunduğunda bana; “Hadi Abdullah sen namaz kılmaya gidebilirsin” diye izin verirlerdi.
         Yine çocukluğum döneminde pek çok rüyalar ve haller meydana geliyordu.
          Bir defasında rüyamda Cebrail (as)’la görüştük. Ay ve Güneş’in bana selam verdiklerini gördüm. Birinin kız, birinin erkek gibi olduğunu, Güneşin (geceyi gündüz yapan) sabaha, Ay’ın ise; geceye ait olduğunu, semadaki yıldızların da insanlara ait olduğunu müşahede ettim.
          Dini bilgilerin öğrenilmesi ve tatbik edilmesi hemen hemen imkânsız olduğu o sıralarda yaşadığım bu hadiseleri kimseye anlatmıyordum. Bunun yanı sıra tasavvufa karşı içimde bir muhabbet, bir sevgi oluşmuştu. Allah’ın dostlarının ismini duyduğumda dahi içimde bir ürperme meydana gelirdi.
          Annem, Aksaraylı Hacı Ahmet Babanın zakiri olması sebebiyle, bana da Veysel Karani Hz.lerinin, Yunus Emre Hz.lerinin, Ahmet-i Kuddusi Babanın ilahilerini öğretirdi.
           Üç aylar geldiğinde Nevşehir’in civar köylerinden Nar köyü, Üçhisar köyü ve Göre köyünde oturan dervişlere üç aylık evradı şeriflerini götürmemi, onlara tesbihatları nasıl çekeceklerini tarif etmemi söylerdi. Ben de oralara gider, tarif ederdim.
          O dönemde mahallemizde dul bir kadıncağız otururdu. Geçim sıkıntısı çekiyordu. Ben de babam zengin biri olmasına rağmen kendi işimi kendim yapardım. Yün çorap eskisi, bakır eskisi, kayısı çekirdeği toplar, satardım. O zaman için (iki buçuk lira) para alırdım. Bu da iyi para idi. Kazandığım bu parayı alır, o dul kadıncağıza verirdim. Aradan bir müddet geçmişti. Babam, benim bu şekilde çalıştığımı duymuş. Eve geldiğimde beni dövdü:
           ─ Oğlum, sen benim şerefim ile oynuyorsun. Ben hatırı sayılır bir esnafım. Senin bu yaptığın işler doğru değil”, dedi.
         Bu arada annem de beni babama karşı savunuyordu. Babamın bu şekilde bana bağırıp çağırdığını duyan dul kadıncağız, kapıyı çaldı. Babama dönerek:
         ─  Mahmut Efendi, Abdullah’ı dövme! Allah (cc) razı olsun, ondan başka kimse halimi düşünmüyor. O, çocuk yaşta olmasına rağmen, durumumu anlayıp her gün bana, iki üç lira getiriyor. Onun verdiği ile geçiniyorum, dedi.
          Anneme dönerek:
          ─ Anne, babamın zenginliği kendisine aittir. Bizim de çalışıp rızkımızı kazanmamız gerekiyor, dedim
           İlkokulu bitirdikten sonra, dericilik işi ile uğraşayım da, kardeşlerime yardımım olsun diyerek, deri tabakçısının yanında işe başladım.

            Böylelikle, Abdullah Gürbüz (ks) Hazretleri, daha küçük yaşta olmasına rağmen çalışmaya başlamış, ticaret hayatı boyunca doğruluktan asla ödün vermemiştir. Peygamber (sav) Hazretlerinin; “Doğru tüccar Allah’ın dostudur” Hadis-i Şeriflerini kendisine düstur edinmiş, alnının teri ile çalışıp, Allah’ın vereceği rızka razı olmuştur.
           
İstemez misin Dünya Onların, Ahiret Bizim Olsun ?