Nevşehirli Hacı Abdullah Baba Hz.lerinin Hayatları
Davamız İrşaddır. Davamız İnsanlara İyi Ahlakı, İslamı, Edebi, Terbiyeyi, İnancı, Ögretmek ve Yaşatmaktır .
Abdullah Gürbüz (ks)



Sema Sefa,
Cana Sifa,
Ruha Gıdadır
.

  Abdullahbaba.com
  Mevlanadostu.com   Rufaiyolu.com
  Abdullahbaba radyo

ABDULLAH BABA (ks) HZ.LERİNİN
MANEVİ YOLCULUĞUNDAKİ SAFHALARI

Aksaraylı Hacı Ahmet Baba’ nın dersini çekmeye başladım. Bir yandan da baba mesleği olan deri imalatçılığına devam ediyordum. İmal ettiğimiz derileri civar illere götürüp satıyor, bu şekilde geçimimi sağlıyordum.
Yine bir gün İskilip’e deri satmaya gitmiştim. Müşterileri dolaştım. İşlerimi bitirdikten sonra esnaflardan birinin dükkânında sohbet ediyorduk.

         Bu esnada bana:
          ─ Abdullah Efendi, burada, akşam zikrullah var, gitmek istersen seni de götürelim, dediler. Bende;
          ─  İnşallah gelirim, dedim.
         Akşam buluşup İskilip’in Kayabaşı Mahallesinde sohbet yapılacak yere gittik. Çorumlu Hacı Mustafa Efendinin zakiri Hacı Mehmet Efendi ismindeki zât çok güzel bir zikir yaptırdı. Zikrullah esnasında, Rufai tarikatına has olan ateş ve şiş burhanı yaptılar. Çok etkilendim. Daha sonra Zakir Hacı Mehmet Efendi:
          ─ Arkadaşlar, Üstadımız Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine ziyarete gideceğiz. Gelmek isteyeniniz var mı? Diye sordu.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi
Ben de, yaptığımız sohbet ve zikirden o kadar çok etkilenmiştim ki, gitmeye karar verdim.
        Bir grup arkadaşla beraber Çorum’a gittik. Yanımda satmak için getirdiğim deriler de vardı. Bundan dolayı önce Veli Paşa Oteline yerleştim. Oradaki işlerimi hallettikten sonra akşam otele geri döndüm. O gece bir rüya gördüm.

       Rüyamda; “Ulu Camii gibi içi havuzlu büyük bir cami içindeyiz. Camide namaz kıldık. Ben tefekküre dalmıştım ki, kapıları kapattılar. Camiinin içinde yalnız kaldım.         –“Açık bir yer var mı?” diye etrafıma bakındım. Her taraf kapalı, sadece caminin içindeki havuzun tam üstünde camdan bir kümbet var. Oradan aşağıya doğru bir ip sarkıtıldı. O ipe tutunup yukarıya doğru çıkıyordum. Tam yukarıda da şeytan aleyhillane var. Azazil; çıplak vaziyette, sakalları seyrek, dişleri balta gibi. Beni eliyle bir itti, ben geri aşağı indim. Tekrar çıktım, geri indim. Bu hadise üç kere tekrar etti.
       O sırada caminin üç kapısı açıldı, üç kapıdan da insanlar girdi. Girenler Peygamberler ve Sahabelermiş. O an için sabah namazı kılacaklarmış. Bilal-i Habeşi Hz.lerinin sesi gibi gayet güzel bir ses Ezan’ı Muhammediyeyi okuyordu. Allah’ın Resulü Muhammed Mustafa (sav) Hz.leri teşrif ettiler. Ben o sırada koştum fakat yetişemedim. Peygamber (sav) Hz.leri, bir anda caminin ortasındaki havuzun tepesine çıktı. Peygamber (sav) Efendimizin çıktığı yer ile havuzun kenarı arasında bir hendek (boşluk) vardı. O boşluktan Cehenneme düşülüyormuş. Arasat yeri imiş, hiç kimse geçemiyordu. Ben de kendi kendime, “Ölürsem öleyim, Ya Allah” dedim ve atladım. Rasulullah Efendimizin yanına çıktım. Peygamber Efendimizin kucağında; iki yaşlarında, buğday benizli, gayet güzel bir çocuk vardı. Hemen Rasulullah (sav) Efendimiz’i kucakladım. O da beni kucakladı ve elini öptüm. Dedim ki:
         ─ Ya Rasulallah, bu çocuk kimdir?
         Rasulullah Efendimiz (sav) Hz.leri:
         ─ Evladım, bu benim torunum Mehdi’dir, dedi.
       Mehdi Resulü göreyim diye çok dua ediyordum. ‘Elhamdülillah gördüm’ dedim. Tam çocuğu öpecektim ki, ağlaya ağlaya uyandım. Kalktığımda sabah ezanı okunuyordu.
          O gün sabah, yani 26 Mayıs 1960 Cuma günü ihtilal oldu. Hiç kimseye sokağa çıkma izin vermiyorlardı. Camide on sekiz kişi ile cuma namazını kıldık. Caminin içinde iken, saçları kulağına kadar gelen, sakallarının bir kısmı ağarmış, üzerinde devetüyünden bir cübbe, başında siyah takke, siyah sarık bulunan bir zât gördüm ve çok etkilendim. Peygamber Efendimiz (sav) Hazretleri geldi zannettim. Hoca Efendi hutbeyi okuyana kadar ona bakıp bakıp ağladım. Bir yandan da kendi kendime:
       “Sen ne yapıyorsun? Senin bir üstadın var” diye içimden geçirmeme rağmen, o zâtı seyretmekten kendimi bir türlü alamıyordum.
         Namaz bittikten sonra, o güzel zâtın yanına gittim, elini öptüm. O mübarek insan, yanında bulunanlara hitaben;
       “Bu genci bizim eve getirin” dedi. Beraberce o mübarek zâtın evine gittik. Meğer bu zât Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri imiş. Evde beraber kahvaltı yapıp, sohbet ettik.
         Çorumlu Hacı Mustafa Efendi:
      ─  Evladım, bu ihtilal Müslümanlara yapıldı. Müslümanlara yapılan bir darbe oldu. Allah’ın zikrini bırakırsak başımıza çok belalar ve musibetler gelir, dedi ve arkasından;
       ─  Evladım ben seni çok sevdim, sana bir ders vereyim, dedi.
Ben de kendisine:
        ─  Benim dersim var, dedim. Hacı Mustafa Efendi:
        ─  Kimden derslisin, dedi. Ben de:
       ─ Aksaraylı Hacı Ahmet Babadan aldım. Benim annem onun dergâhına mensup zakirlerinden biri, dedim ve nasıl ders aldığımı anlattım.
       Hacı Mustafa Efendi Hazretleri:
      ─ Evladım, Mürşidi Kamillik babadan evlada kalmaz. Bu şekilde olanlar kabile şeyhidir. Ben sana teberruken ders vereyim de, hakikate erersin, dedi. Daha sonra, halimden anlamış ki:
     ─  Evladım soracağın ya da anlatacağın birşey mi var? dedi.
    ─  Ben de kendisine, gece görmüş olduğum rüyayı olduğu gibi anlattım.
     Hacı Mustafa Efendi Hz.leri;
    ─ Elhamdülillah evladım, hakikaten “Mehdi Ali Resul” iki, üç yaşlarında, inşallah onu (manen) sen de göreceksin. Ayrıca, kalbin camiye çok bağlıymış, rüyan sahihadır. Zira Rasulullah (sav) Efendimizin şekline şemailine şeytan giremez, O’nu rüyasında gören, gerçekte görmüş gibidir, dedi ve hayır dua etti.
      Bundan sonra hem Kadiri hem de Rufai dersi çekmeye başladım. Dersleri çekerken, hergün, farklı farklı haller ve değişik rüyalar görüyordum. Bunun yanında bazı acayip haller meydana geliyordu.
      Bir defasında; camide namaz kılarken, herkesin secde edeceği yerden alınlarına doğru birer kazık çıkıyor gördüm. Alnımıza batmasın diye secdeye varamıyorlardı. Ben de, “Ne olursa olsun, secdede kazıklar alnıma batarsa batsın”, diyerek secdeye varıyordum, ama hiçbir şey olmuyordu. Benimle birlikte bir de Hoca Efendinin alnına birşey olmuyordu. Bazen herkesin önünde, tavşanların önüne konan yonca demetleri oluyordu. Müezzin; “Sübhanallah” dediği zaman, herkes uyuyor. Hoca Efendi, müezzin, bir de ben uyumuyorduk. Bazıları da para düşünüyorlardı. Ara sıra bir rüzgâr esiyor, yan tarafımdan geliyor, çekiliyorum, arka tarafımdan geliyordu. Bu sırada namaz kılarken, elimi bağladığımda, “Allah” dediğim zaman, ahenkle sallanıyordum. Benim bu şekilde sallanmamdan rahatsız olan müezzin;
      ─  Abdullah Efendi sende bir hal var, bazen kıbleyi kaçırıyorsun, kalbine hâkim ol, dedi. Ben de müezzine:
      ─ Ben farkında değilim. Öyleyse kimse görmesin. Arkada namaz kılayım, dedim. Cemaatin arkasında, namaz kılmaya başladım, namaz sonunda Cenabı Allah’a şöyle dua ettim:
       “Ya Rabbi, herkes abdestini aldı, sana geldi, sana secde ediyorlar. Bunları umduklarına nail et, korktuklarından hıfzı muhafaza eyle, bunların duasını kabul eyle” dedim.
      Namaza gelenlerin ayaklarından çıkan tozları burnuma çeker, (iman edenlerin, namaz kılanların tozu burnuma girsin) derdim. Çünkü o dönemlerde namaz kılan insan pek azdı. Bir bekçi namaz kılarsa; devlet adamı namaz kılıyor, diye sevinirdik. Kur’an okuyanların hapse atıldığı, Kur’an-ı Kerimlerin kabristana gömüldüğü, kadınların başlarının zorla açıldığı ve Müslümanlara eziyet edildiği bir dönemdi. Hatta ezanı dahi okutmuyorlardı.
       Efendi Hazretleri 26 yaşına gelmişti, yaşamış olduğu manevi halleri kimseye anlatamıyordu. Anlatsa da kendisine; “Sen kafayı bozmuşsun, tarikat senin neyine” diye çıkışıyorlardı.
       Bir gün hafız-ı kurra olan, muhterem bir hoca Efendiye gördüklerimi anlattım.
        Hoca Efendi:
        ─ Evladım Abdullah, ben de tarikata bağlıyım. Bize küçükken anlatırlardı. Bu gördüklerine hal derler. Benim sırtımda semer görüyor musun?, dedi.
        Ben de:
        ─ Hayır, hocam seni iyi görüyorum, dedim.
        Hoca Efendi:
       ─ Bu durumunu anlatmak için, illaki şeyhine gitmen lazım, dedi.
        Ben de:
      ─ Hocam, ben hem Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’den, hem de Aksaraylı Hacı Ahmet Baba’dan ders aldım, dedim.
       Hoca Efendi:
       ─  Aksaray daha yakın, sen Aksaray’a git, dedi. Daha sonra bir akrabam ile Aksaray’a gittik.
      Hacı Ahmet Babanın yerine geçen oğlu İzzet Efendinin yanına vardık. O gün İzzet Efendinin mahkemesi varmış. Davacı olan adamlara kızıyor, küfürler savuruyor ve olmadık hakaretler ediyordu. Hayretler içerisine düştüm. Akrabam Raşit Dayı’ya dönerek:
     ─  Bu adam mı şeyh? Ağzından çıkandan haberi olmayan bir kimse benim bu halimi nasıl halletsin? dedim. Raşit Dayı bana;‘Sus, sus’, diye işaret yaptı. Bir müddet sonra İzzet Efendi bize;
      ─  Buyurun,  dedi.
      Raşit dayı:
      ─ Bu genç, benim halazadem olur. Annesi; Ahmet Babanın zakiriydi. Sana bir mesele danışacak,  dedi.
      İzzet Efendi:
      ─  Şöyle otur,  dedi.
      Bu arada davalı olduğu kimselere; ‘dinsiz, imansız, kitapsız’ gibi sözler sarf ediyordu. Artık tahammül edemedim ve ayağa kalktım.
Bu sırada İzzet Efendi bana:
      ─  Evladım neydi senin soracağın? dedi.
     ─ Ben dersimi iade ediyorum. Kendime bir Mürşid-i Kamil arayacağım. Sen de bir Mürşid-i Kamil arasan iyi olur, dedim. Hiddetli bir şekilde;
      ─ Sen ne demek istiyorsun? dedi.
    Raşit dayı ile beraber oradan çıktık ve doğruca Nevşehir’e geldik.
    Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri, bu arada ibadetlerine devam ediyor, oruçlar tutuyor. Cenab-ı Zülcelal Hz.lerine vasıl olabilmek için ağlaya ağlaya bir Mürşid-i Kamil arıyor. İşte bir gün Rabbine niyazda bulunur.
      ─ Ya Rabbi, sen bilirsin, dedim. Allah’a (cc) müracaat ederek istihareye yattım.
       Bir gün rüyamda Hızır (as);
      “Evladım, senin şeyhin Antep’te, Bilal Nadir Hz.leridir, ona gideceksin” dedi. Yine rüyamda Antep’e gittim. Bilal Nadir Hz.lerinin evine girdim. Mübarek oturuyordu. Önünde; içi süt dolu bir kâse, yanında da bir tane kaşık vardı. Bir kaşık süt bana veriyor, bir kaşık kendi alıyordu. Ben de içimden; ‘Şeyh Efendinin bir tane kaşığı varmış. İki tane olsaydı da beraber içseydik’, diye düşünürken, uyandım.
       Ertesi gün; “bu istihare olmadı, belki şeytanidir”, dedim ve bir daha istihareye yattım. Rüyamda  Bilal Babamın evine vardım. Herkes yatmış, tek bir yatak var. O da; Bilal Baba’ya aitmiş.
        Bilal Baba:
       ─  Yatalım evladım, dedi. Ben;
      ─  İkimiz bir yatağa yatacağız. Erkekle bir yatağa yatmak olur mu? Gerçi askerde iki, üç kişi yattık ama burada da olur mu? diye kalbimden geçirdim.
      Bilal Baba hemen döndü:
    ─ Evladım, sırtını sırtıma dayayacaksın. Elbiseyle yatacaksın, üzerimize battaniye, yorgan atacağız”, dedi.
      ─  Peki, Efendim, dedim.
    Sırtımı sırtına dayadım. İkimizin kalbi aynı hizaya gelince; “Allah”, dedim. Bütün vücudum, “Allah Allah” demeye başladı. Uyandığımda halen “Allah Allah”, diyordum.
    “Nihayet beni tasavvuf yolunda irşat edecek, yol gösterecek, hakikate erdirecek kâmil bir insanı buldum” diyerek, Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne hamd ettim.
       Lakin, 1960 ihtilalinden sonra çok zarar etmiştik. O gün için on sekiz bin lira gibi büyük bir sermaye kaybettiğimiz halde, yirmi sekiz bin lira da borçlanmıştık. Üzerimizde kimsenin hakkı kalmasın diye sabahlara kadar çalışıyorduk. Manen beni irşat edecek zâtı bulduğum halde, onu ziyarete gidememek beni çok üzüyordu. Yol param dahi yoktu.
         Bir gün ağabeyimin asker arkadaşı olan sarrafa varıp, bir hafta sonra ödemek şartıyla, on beş lira borç istedim. Parayı aldıktan sonra doğruca Aksaray’a gittim. Eskiden at arabaları olduğu için, oradan geçmekte olan bir arabacıya;
         ─  Nereye gidiyorsun? diye seslendim. Arabacı:
         ─  Garaja gidiyorum, dedi. Hemen arabaya bindim. Arabada, elinde sepeti olan bir şahıs bana;
         ─  Seni bir yerden tanıyacağım, dedi. Ben de:
       ─  Evet, tanırsın, sen İzzet Efendisin, ben de Nevşehirliyim. Annem Hacı Ahmet Babanın zakiri idi. Sizinle daha önce görüşmüştük, dedim. İzzet Efendi cevaben;
        ─  Evladım sorma! O gün çok öfkeliydim, ne yaptığımı bilmiyordum. Bir tarla meselemiz vardı. Adamlarla bir türlü anlaşamadık. Sen de tam o kavganın üzerine geldin. Senin yanında o gün yaptıklarımdan dolayı utandım. Daha sonra, Nevşehir’e sizi ziyarete gelmeyi düşündüm ama fırsat olmadı, dedi.
         Ben de kendisine:
         ─  Lüzum yok, İzzet Efendi! Ben istihare yaptım ve aradığım Mürşid-i Kâmili buldum, “Elhamdülillah” dedim. Gördüğüm rüyayı anlattım. O da;
         ─ Allah mübarek etsin! Allah mübarek etsin! dedi. Daha sonra ayrıldık.
         Aksaray’dan, Fındık Ağası isminde bir firmanın arabasıyla Bilal Nadir Hazretleri’ne gitmek için, Antep’e yola çıktım.

İstemez misin Dünya Onların, Ahiret Bizim Olsun ?