Nevşehirli Hacı Abdullah Baba Hz.lerinin Hayatları
Davamız İrşaddır. Davamız İnsanlara İyi Ahlakı, İslamı, Edebi, Terbiyeyi, İnancı, Ögretmek ve Yaşatmaktır .
Abdullah Gürbüz (ks)



Sema Sefa,
Cana Sifa,
Ruha Gıdadır
.

 

  Abdullahbaba.com
  Mevlanadostu.com   Rufaiyolu.com
  Abdullahbaba radyo

 

HACI EBU BEKİR SIDDIK-İ ÇORUM-İ (ks)
HAZRETLERİ

           Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri, Gürcistan’ın Ahiska vilayetinde dünyaya gelmiş. Küçük yaşta Kur-an’ı Kerim’i hıfz etmiş, kalbi iman ile dolu bir gençtir. Hem hafız olması, hem de sesinin güzel olmasından dolayı, kendisini yetiştiren hoca Efendi, Ebubekir Baba’ya Samsun’a gitmesini söyler.
            ─Evladım senin baban yok, git orada vaaz et, der.
            Hoca Efendinin nasihatini tutan Ebubekir Baba, Ramazan ayında Samsun’a gider, orada hatimler okur, müezzinlik yapar. Bu şekilde Ramazan ayını ibadetle geçirir. Bu arada, camide tanıştığı bazı tasavvuf ehli kimselerle sohbet etmeye başlar. Onları evine davet eder. Gelen misafirlerin, kimisi Kadiri, kimisi Rufai, kimisi Mevlevi, kimisi Nakşibendî, kimisi Şazeli olan bu tarikat ehli insanları tanıdıkça onlara hayran olur.
            ─Ya Rabbi! Ben de seni sevmek için fedai, asker olacağım. Ben de talip olacağım, ben de Mürid olacağım, ben de derviş olacağım, der ve istihare yapar.
            Ebubekir Baba (ks) Hazretleri’ne, istiharesinde, kendisini Allah’a vuslat bulduracak, İstanbul’da bulunan, meşayıhın büyüklerinden Aziz Mahmud-u Hüda-i Hazretleri’nin dergâhına gitmesi söylenir.
            Hemen yol hazırlıklarını tamamlayıp doğruca İstanbul’a gider. Dergâhın o dönemdeki Mürşid-i Kâmili, Mahlası Ruhi  diye tanınmış Mehmet Ruşen Hilmi Hazretlerine intisap eder.
            Mehmet Ruşen Hilmi Hz.leri, Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i Hazretlerine;
            ─  Evladım, sen tavlacılık yapacaksın, der.
            O zamanlar da tavlacı; atları besleyen, tımarlayan ve bakımını yapan kişilere denilirdi.
            Tam yedi yıl üstadının vermiş olduğu bu hizmeti sürdürür. Bunun yanı sıra günlük derslerini çeker, haftalık sohbetlerine devam eder. Büyük bir ihlas ve samimiyetle bu yola olan bağlılığını gösterir. Yedi yılın sonunda, üstadı kendisine:
            ─  Gel evladım Ebubekir, sana seyahat göründü, buyurur. Yanına yol arkadaşı olarak Sanemerli Hacı Ahmet Baba ismindeki zâtı verir. Onunla beraber seyahat edeceklerini söyler.
            Eskiden, bir müridin kemale ermesi için, ya seyr-u suluk ettirilir yâda seyahat verilirdi. Tabi bu hadise, maneviyatın işareti ile olurdu. Tasavvufta ki seyahatin de, kendine göre bazı adap ve erkânı bulunmaktadır.
            Osmanlı Döneminde Mürşid-i Kamil olan zâtlara, devlet bir mühür verir. Bu mühür ile seyahate gidecek olan dervişlere, üstadı bir belge hazırlar ve bu belge sayesinde seyahat ettikleri müddetçe, devletin hanlarından, hamamlarından, vakıflarından istifade ederlerdi.
Bu mübarek zât da bir kâğıda;
            “Evladımız Ebubekir ve Sanemerli Hacı Ahmet Babanın, seyahat esnasında devletimizin imkânlarından faydalanmaları uygundur” diye yazar ve kâğıdı mühürler.
            Üstadı Mehmet Ruşen Hilmi Hazretleri, Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretlerine elindeki postu göstererek:
            Evladım üzerindeki gömleği çıkart. Bundan sonra senin gömleğin bu posttur der. Postu ortasından deler ve gömlek gibi başından geçirir. Ardından sözlerine şöyle devam eder;
            Bu post senin hem yatacak yerin hem de seccadendir. Bununla seyahat edeceksin. Zekât almayacaksın, sadaka kabul etmeyeceksin, fitre almayacaksın. Allah’ı seven bunları almaz. Çünkü bunlar fakirlerin hakkıdır. Sen hafızsın, manen zenginsin. Yiyecek hiçbir şey bulmazsan; üç gün aç duracaksın. Ondan sonra “Şeyhenlillah, benim karnımı doyurun”, diyeceksin. Seyahatini yaya olarak yapacaksın. Yoldan vasıta ile geçenler, vasıtalarına “buyur ederlerse” bineceksin. Kimsede kusur ve kabahat ararsan, kendi nefsine bak. Nefsini sigaya çek evladım. Allah işini rast getirsin, der ve gönderir.
            Şeyhi ile helalleşen Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri arkadaşı ile birlikte uzun ve yorucu yolculuğuna başlar…
            Seyahat ederlerken; kendilerine nerelere gidecekleri manen işaret edilir, ya da rüyalarında ikaz edilirlerdi. Ve seyahat ancak maneviyatın tayin ettiği yerlere yapılırdı. Tabii, yolculuk esnasında şimdiki gibi imkânlar yoktu. Olsa dahi, seyahatin adabında yola çıktığın zaman, hiçbir şekilde bir vesaite binemezdin. Ancak biri durur da götürmek isterse, o zaman binebilirdin.
            Üç gün süreyle, hiç kimseden, aç olsa dahi bir şey istenilmez. Üç günün sonunda eğer hiçbir şey yemediler ise, ancak o zaman hallerini arz ederler. Açlıklarını giderecek kadar isteyebilirlerdi.
            Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri ve yol arkadaşı Sanemerli Hacı Ahmet Baba, her türlü meşakkat ve sıkıntıya göğüs gererek, yalnız Allah’a vasıl olabilmek için bu zor seyahate başlarlar ve çeşitli şehirleri gezerler.
            Seyahatleri esnasında vardıkları bir şehirde üç gün ikamet ederler. Fakat hikmeten, üç gün boyunca onlara; “Kimsiniz? Necisiniz?” diye soran olmaz. Bir lokma ekmek dahi vermezler. Onlar da seyahat adabından olduğu için isteyemezler.
            Üçüncü günün sonunda, tam şehirden çıkarlarken, bir fırının önüne gelirler. Kendi aralarında konuşurlar:
            ─Şu fırıncıya durumumuzu söyleyelim. Bize bir tane ekmek versin, der ve içeri girerler. Fırıncıya durumlarını izah ederler. Fırıncı da kendilerine:
            ─Sapasağlam adamlarsınız, isteyeceğinize çalışsanıza. Bakın, ben sabahtan akşama kadar ateşin karşısında yanıyorum, çalışıyorum. Siz de gelmişsiniz benden bedava ekmek istiyorsunuz. Olmaz öyle şey! diye öfkelenir.
            Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri, Fırıncıya:
            ─Efendi! Biz senden bir tane ekmek istedik, sen bize bin tane laf saydın. Sadece “vermem” diyebilirdin. Ayrıca “sabahtan akşama kadar ateşin kendisi bile olmayıp, yalnız sana çarpan sıcaklığının yaktığını söylüyorsun. O ateş nardır ve nuru yakmaz. Allah’ın (cc) izni ile şu gördüğün ateş bize hiçbir şey yapmaz, der. Fırıncı dinler ve ardından, alaylı bir şekilde;
            ─Demek ateş size bir şey yapamaz öyle mi? Şu fırına girin de görelim o zaman , diye cevap verir.
            Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri ve yol arkadaşı birbirlerine bakar. Ardından Besmele-i Şerife çekip, fırının içine girer ve otururlar. Fırıncı neye uğradığını şaşırır, panik halinde kendini dışarı atar ve bağırmaya başlar:
            ─Yetişin, fırının içinde adamlar var, yanıyorlar!
Bu arada, Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri ve Hacı Ahmet Baba fırının içine oturmuş, pişen ekmekleri dışarıya çıkarmaktadırlar. Halk, dehşetle bunu izlemekte, bir yandan da yalvarıp yakarmaktadır;
            ─Ne olur, fırının içinden çıkın, yanacaksınız, ne olur çıkın.
            Ancak, ne yapıp ettilerse de fayda etmez, onları çıkaramazlar. En sonunda şehrin kadısı çağrılır. Kadı Efendi, feraset sahibi, âlim bir zâttır. Fırının içerisindeki kişilerin boş birileri olmadığını fark edip onlara;
            ─Şeriat hakkı için dışarı çıkın! deyince, fırının içinden çıkarlar.
Çıktıklarında, elbiselerinde ne bir ateş vardır, ne de vücutlarında yanma izi, sadece üstleri fırının külleri ile kirlenmiştir.
            Kadı Efendi, bu ikisini alır ve kendi evine götürür. Onlara; neden böyle bir şey yaptıklarını sorar. Ebubekir-i Sıddık Çorumi Hazretleri ve arkadaşı, durumlarını Kadı Efendiye izah ederler.
            Bunun üzerine Kadı Efendi, onların elbiselerini yıkattırır ve onları bırakmak istemez. Onlara güzel bir sofra hazırlattırır. Yemekten sonra yatak hazırlatıp gece ağırlar. Sabah Ezanı okunduğunda, kalkarlar. Namazlarını kıldıktan sonra kadıya hitaben:
            ─Efendim! Artık biz burada durmayalım. Zira halk bizi görürse, büyük bir teveccüh gösterebilir. Bu da nefsimize hoş gelir. Onun için biz gidiyoruz, deyip o şehri terk ederler.
            Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri ve Sanemerli Hacı Ahmet Baba, bu ve buna benzer pek çok hadiseler yaşamış, pek çok şehirler gezmiş, nihayetin de Irak’a geçmişlerdir. Bir müddet Bağdat’ta Abdülkadir Geylani (ks) Hz.lerinin türbesinin yanında kalırlar. Daha sonra Irak’ın Basra şehrine gelirler. Ebul Alemeyn, Pirimiz Seyyit Ahmed-el Kebir-i Rufai Hazretleri’nin kabrini ziyarete gitmek istediklerini, oraya nasıl gideceklerini, oradaki halka sorarlar. Orada bulunanlar da, kendilerine;
            ─Efendim, siz çok yanlış zamanda gelmişsiniz. Buradan o mübareğin kabrine altı ay aralıklarla kervan gider. İlk kervan yeni gitti. Diğer kervanın gidişini beklemeniz gerek. Ancak; “biz yürüyerek gideceğiz derseniz”, o da çok tehlikeli ve zordur. Orası çok sık ormanlık bir arazidir. O’nun kabrini aslanlar bekler. Sizi parçalarlar, ölürsünüz, derler.
           Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri;
            ─ Ölürsek, onun yolunda ölelim. Ne olursa olsun gideceğiz. Hasbinalallah veniğmel vekil, Hasbinalallah veniğmel vekil¸ Hasbinalallah veniğmel vekil. Benim vekilim o’dur. O’ndan güzel vekil yok. Mülkün sahibi O,dur, der ve yola koyulurlar.
            Sıcak bir bölge olduğu için, yolculuk çok zor ve meşakkatli geçmektedir. Buna rağmen, Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i Hazretleri ve yol arkadaşı o mübareğin aşkı ile yanmakta ve hiç durmadan yollarına devam etmektedirler.
            Epeyce bir zaman gittikten sonra artık takatleri kalmaz. Sıcak bir yandan, açlık bir yandan bastırmıştır. Bir ara yorulur ve dinlenmek için otururlar. Bir müddet dinlendikten sonra, bakarlar ki; bir ağacın kenarında, daha yeni pişmiş sıcacık bir ekmek. Hemen ekmeği alır ve yürümeye devam ederlerken bir anda karşılarında yırtıcı hayvanları görünce içlerine bir korku hâsıl olur ve hemen;
            “Hıfzıhuma Vehüvel Aliyyül Aziym” deyip, gözlerini yumup otururlar. Kendilerini parçalayacaklar diye beklerken, hayvanlar kuyrukları ile yön gösterir gibi hareketler yaparlar. Ebubekir-i Sıdık Çorum-i Hazretleri:
            ─Hasbünallah Veniğmelvekil! Sen ne güzel vekilsin. Mahlûkatı emrime verdin. Mahlûkat bana selam verdi, der. Ayağa kalkarlar, aslanlar da ayağa kalkar. Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretlerini ve arkadaşını, Ahmed-i Kebir-i Rufai (ks) Hazretleri’nin türbesine kadar getirirler.
             Ahmed-i Kebir-i Rufai (ks) Hazretleri, yaratılan her canlıya şefkat ve merhametle yaklaşırdı. Hayvanlara çok merhamet eden, onlara yardım eden bir zât idi.
            Öyle ki, bir gün bir ağacın kenarında Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretleri istirahat ederken, cübbesinin kenarına bir kedi uzanır. Bu arada da ezan okunmuştur. Mübarek; o kediyi rahatsız etmemek için cübbesinin kenarını keser ve namazını kılmaya gider. Kıldıktan sonra döndüğün de, o kestiği parçayı tekrar cübbesine diker.
            Bu ve bunun gibi pek çok hadiseleri cereyan etmiştir. Bu büyük zatın vefatından sonra kabri şerifini biri dişi, biri erkek olmak üzere iki aslan beklerdi. Bu hal, Cenab-ı Zülcelal Hazretleri tarafından evliyasına bahşettiği bir lütuftur
            Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i (ks) Hazretleri ve arkadaşı türbede üç gün kalırlar. Üç gün sürece, kendilerine tanımadıkları nur yüzlü bir kişi tarafından süt getirilir. Vakitlerini zikir, tefekkür ve ibadet ile geçirirler.
            Üç gün olduğu halde, halen Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretlerini görememişlerdir. Bundan dolayı gayet üzüntü duymuşlardır. Gidecekleri gün Hazreti Pire, manen rabıta ederler ve kendisine:
            ─Efendim, üç gündür buradayız. Bir “Hoş geldiniz” bile demediniz. Bir edepsizliğimiz mi oldu? diye sorarlar.
O anda Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretleri manen, tebessüm ederek;
            ─Evladım, siz bizim misafirimizsiniz. Üç gündür size süt getiren kim zannediyordunuz?”
            Üç gün boyunca onlara yemek getirenin Ahmed-i Kebir-i Rufai (ks) Hazretleri olduğunu anlayan Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i (ks) Hazretleri ağlaya ağlaya, mahcubiyetini ifade eder. Bir müddet daha orada kaldıktan sonra, büyük bir üzüntü ve gözyaşları içinde, mübareğin türbesinden ayrılırlar.       
            Oradan ayrıldıktan sonra Mekke’ye giderler. Beş yıl boyunca Mekke ve Medine de mücavir olarak hizmetine devam ederler. Mübarek Hafız-ı Kurra olması hasebi ile altı saatte bir hatim etmektedir. Beş yılın sonunda Fahr-i Kâinat (sav) Efendimiz;
            “Evladım Ebubekir-i! Senin seyr-i sulukunu yapacağın yer Mısır’da Abdurrahim Tantavi’dir. O’nun dergâhına gideceksin icazetini oradan alacaksın” buyururlar.
            Yedi yıl gibi uzun ve meşakkatli ve bir o kadar da tehlikeli olan seyahatin sonunda, Mısır’ın Tanta vilayetine gelirler. Orada bulunan, Abdurrahim-i Tantavi Hazretleri’nin dergâhında üç gün misafir olurlar.
            Üç gün boyunca kendilerine; ne bir hoş geldin diyen çıkar, ne de yemek saatinde; “buyur, sen de yemek ye diyen. Buna rağmen üç gün boyunca ibadet ve taât ile uğraşırlar. Üçüncü günün sonunda, kendi kendilerine;
            “Herhalde bizim bu dergâhta nasibimiz yok, artık gidelim.” derler ve çarşıda bulunan eski bir ahbabı ziyaret etmek için dergâhtan ayrılırlar. Nihayet ahbaplarının yanına varırlar. Onunla sohbet ederler iken, şehrin ortasında büyük bir gürültü kopar. Bir anda herkes sağa, sola kaçışmaya başlar. Dükkân sahipleri kapılarını kilitler. Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri de, arkadaşına sorar:
            ─Neler oluyor? İnsanlardaki bu telaş niye? O da:
            ─Sorma Ebubekir Efendi! Bu gelen meczubun biridir. Arada bir gelir. Böyle bağırır. Dükkânı açık olan olursa, elindeki sopa ile vurur. İnsanlar ondan korktuğu için, o, çarşıdan çıkana kadar kimse dükkânından dışarı çıkmaz, der.
            Bu arada, o meczup, Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretlerinin olduğu dükkânın kapısının önüne gelince, elindeki sopa ile bir defa vurur ve şöyle seslenir;
            ─Ey! Ebubekir Sıddık-i Çorumi! Sen kimden izin aldın da, burayı terk ediyorsun? Çabuk çık dışarı!
            Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i Hazretleri, bu gelen zatın bir Hak aşığı olduğunu anlar ve dışarıya çıkar. O meczup zat önde, Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i Hazretleri arkada, şehrin dışına doğru yürümeye başlarlar. Mağara gibi bir yere gelirler. O meczup, bir nöbetçi gibi mağaranın önünde bekler ve Ebubekir-i Sıddık Hazretleri içeri girer.
            Orada; uzun boylu, sarışın, seyrek sakallı, gayet zayıf bir zat olan Abdurrahim Tantavi Hz.leri bulunmaktadır. Başka kimse yoktur. Mübarek Tantavi Hazretleri şunları söyler;
            Derviş acıkmaz, derviş susamaz, derviş yorulmaz, derviş kızmaz, derviş küsmez. Derviş güneş gibi olur, herkese sıcaklığını verir. Derviş rahmet gibi olur, herkese dua eder. Derviş su gibi olur, cömerttir. Derviş toprak gibi olur, herkes ezer yine bin bir meyvesini verir. Derviş demek Allah’a dost demek. Dergâha eşik demek. Herkes çiğner de sesini çıkarmaz!
            Yunus Emre’nin;
           
            Vurana Elsiz Gerek
            Sövene Dilsiz Gerek
            Derviş Gönülsüz Gerek
            Sen Derviş Olamazsın, Sen Hakkı bulamazsın,

            Vururlarsa vurma! Elini kaldırma elsiz ol..! Söverlerse dilsiz ol..! Eğer gönlünde kırgınlık varsa o kırgınlığı at! Allah’ın nazargahı gönüldür. Bütün sıkıntılar ondan geliyor…
            Hacı Ebubekir Baba sağa sola bakınır, kimsecikler yoktur. Söylenenlerin kendisine olduğunu anlar.
            “Ya Rabbi O söylediği ile amel ediyor. Bana da duyduğum ile amel etmeyi nasip eyle” der ve ağlamaya başlar.
            Aradan iki yıl gibi bir süre geçer. Yine aynı mağaraya, aynı O meczup kişi ile beraber giderler.
            Divan kurulmuştur. Gavs-ül Azam Seyyid Abdülkadir-i Geylani (ks) Hazretleri, Ebul Alemeyn Seyyid Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretleri, Seyyid Ahmed-el Bedevi Hazretleri, Seyyid İbrahim-i Dusuki Hazretleri, Hasan Ali Şazeli Hazretleri, Hace Muhammed Bahaaddin Nakşibendî Hazretleri ve diğer piranların orada olduğunu görür.
            Gavs-ül Azam Seyyid Abdülkadir-i Geylani (ks) Hz.leri, şehadet parmağını havaya kaldırıp Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretlerine;
            “Aferin evladım! İmtihanı kazandın, herkes bu imtihanı geçemez. Bundan sonra benim dergâhımın halifesisin. Ümmeti Muhammedi irşat ile vazifelisin” der.
            Arkasından, Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretleri, Ahmed-el Bedevi Hazretleri, Seyyit İbrahim-i Dusuki Hazretleri, Hasan Ali Şazeli Hazretleri de görev verirler. Tam Bahaddin Nakşibendî Hazretleri de, “bende görev veriyorum” dediğinde, Rasûlüllâh (sav) Efendimiz;
            “Kâfi, bu kadar yeter” buyurur.
           Mübarek, beş tarikattan ders vermeye yetkili kılınır. Nihayet seyrü sülûkunu tamamlamıştır.
Piran Efendilerimiz, Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i (ks) Hazretleri’ni, tek tek tebrik ederler. (Öyle ki; Üstadımızın bize bildirdiğine göre, kolay kolay herkesi tek tek tebrik etmezler imiş.)
            Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i (ks) Hazretleri, bu manevi vazifeyi aldıktan sonra, tekrar o meczup zât ile birlikte, Tantavi Hz.lerinin dergâhına gelirler. Bu arada, Abdurrahim-i Tantavi Hz.’leri ve Abdurrahim-i Nişavi Hz.leri, daha o gelmeden icazetleri hazırlamışlardır. Dergâha geldiğinde;
            “Evladım, Rum Diyarına gideceksin. Oradaki insanlara, Tarikat-ı Aliye’yi, Allah ve Resulünün sevgisini anlatacaksın. Şu icazetin, şu da yol harcırahın, derler.
            Mübareğe orada, güzel bir tavuk pişirirler, sıcak ekmekler ikram ederler. Kaç gündür aç olduğu halde, o bir parça tavuktan alır, bir parça da ekmekten. Geri kalanı oradakilere dağıtır. Kendisine verilen yol harcırahı altınları da yine orada bulunanlara dağıtır.
            Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i (ks) Hazretleri, yedi yıl süren bu meşakkatli, yorucu yolun sonunda nice zorluklara katlanmış, soğuklarda, sıcaklarda yürümüş, gayet kibar olan bedeni simsiyah yanmıştır. Fakat bu çilelerin sonunda, kulluk mertebesine erişmiş. Mevlayı Zülcelal Hazretlerine ve O’nun güzel Habib’ine dost olmuştur.
            Mısır’dan dönünce doğruca İstanbul’a gider. O zamanın padişahı, halifesi, Şeyhül İslamı Cennet mekân, Abdülhamit Han’ın huzuruna çıkar, halifelik icazetini gösterir:
            ─Padişahım! Benim icazetim budur. Eğer yer gösterirseniz; ben de bir dergâh açmak istiyorum, deyince; Kendisine Osman-ı Aliye tarafından Çorum’da dergâh açması ve derviş yetiştirmesi için mühürlü bir kâğıt verilir. Oradan ayrılıp Çorum’da dergâhını açar.
            O zamana kadar Çorum’da sekiz tane dergâh bulunmaktadır. Dokuzuncu dergâhı da Ebubekir Baba açmıştır. Mübarek günlerde dokuz tarikatın mensupları bir yerde toplanır zikrullah yaparlardı.
Allah-u Teâlâ Hazretlerinin yeryüzündeki seçilmiş kullarından olan, Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i (ks) Hz.leri, bundan sonraki hayatı süresince insanlara hak ve hakikat yolunu, Allah ve Resulünün sevgisini anlatmayı kendisine en büyük vazife görmüş ve bu uğurda canını, malını, evladı iyalini, her şeyini, fisebilillah, hak yoluna adamıştır. Geçimini değirmencilik yaparak kazanmış, Allah için harcamış; dünyalık hiçbir şey biriktirmemiştir. Bu aşk ve muhabbet ile Çorum’da, Ümmet-i Muhammedi irşada başlayan Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i (ks) Hazretlerinin, manevi görevi süresince, pek çok kerametleri ve pek çok da hadiseleri cereyan etmiştir. Bu büyük zâtın kerametlerinin bazılarını sizlerle paylaşmak istedik.
            Hacı Ebubekir Baba Hz.leri Çorum’un üst tarafında “solak değirmen” diye tarif edilen değirmenin sahibi idi. Değirmencilik yaparak geçimini sağlardı. Sürekli değirmenin etrafında zikrullah yapar, çok aşklı ve coşkulu zikrullah yaptırırdı. Yeryüzündeki bütün şeyhleri manen çağırırdı.
            Bir gün Ebubekir Baba zikrullaha başladığı zaman, değirmenin yakınındaki suda bulunan kurbağaların dahi Allah’ı zikrettiğine, orada bulunan herkes şahit olmuşlardır.
            Lafza-i Celale gelindiğin de yerin Allah’ı zikrettiğini, sallandığını dahi herkes gözleri ile görmüşlerdir.
            Hay esmasına gelindiğinde büyükçe bir ateş yakar. Oradaki diğer şeyhleri davet eder.
            Buyurun ateşe girin, derdi. Diğer şeyh Efendiler:
            Aman Ebubekir Baba! Bizde bu kabiliyet yok, diye cevap verirlerdi. Mübarek, tek başına o alevlerin içerisine kendini bırakır, Allah’ı zikrederdi.
            Hacı Ebubekir Baba Hz.leri değirmene at arabası ile gider gelirdi. Bir gün dervişler at arabası ile pirinç getirirlerken, arabanın tekeri kırılır pirinçler yere dökülür. Yemek saati olması hasebi ile yemek yapılacaktır. Dervişler doğruca Ebubekir Baba’nın yanına gelir;
            Efendi Baba! Arabanın tekeri kırıldı. Pirinçleri getirecek kimse yok. Yol da çok uzakta ne yapacağız, derler.
            Evladım, cebinizde bir avuç pirinçte mi yok? diye mübarek sorar.
            O esnada dervişin bir tanesinin cebinden bir avuç pirinç çıkarır. Ebubekir Baba bir avuç pirinci alır, fokur fokur kaynayan bir kazan suyun içerisine elindeki bir avuç pirinci döker ve elini de kaynar kazanın içine sokup karıştırmaya başlar. Allah-ü Teâlâ Hz.lerinin izni ile kerameten bir kazan pirinç olur. Orada bulunan bütün dervişler de buna şahit olurlar.
            Ebubekir-i Sıddık Hazretlerine halk pek itibar etmez, pek teveccüh göstermezler idi. Ta ki, bir gün Çorum’da büyük bir yangın meydana gelene kadar…
            Bir Rum kadının evi alevler içerisinde kalmış, dumandan göz gözü görmüyordu. Kadın feryadı figan ediyor:
            ─Aman Müslüman kardeşler! Evim yanıyor, ne olur söndürün. Bana yardım edin! diye yalvarıyordu.
            Müslüman halk ise:
            ─ Yansın bu gâvurun evi yansın, diyorlar ve kadına yardım etmeden sadece seyrediyorlardı.
            O anda Cenab-ı Zül Celal Hazretleri büyük bir rüzgâr halketti. O zaman ki evler ahşaptan olduğu için, yangın başladıktan kısa bir zaman sonra alevler diğer evlere de yayıldı. Tabi, itfaiyecilik de o zamanlar tulumbacılar tarafından yapıldığı için, yangını söndürmek için su kifayet etmiyor, alevler gittikçe büyüyordu.
            Bunun üzerine, Ebubekir Hazretlerinin müridi olan, itfaiye amiri, dergâha gelerek;
            ─Efendim! Çorum yanıyor, ne olursunuz yardım edin, deyince, müridini kıramaz ve yangının olduğu yere gelir. Orada ki kalabalık topluluğa, İtfaiye Amiri şöyle seslenir:
            ─Çekilin ey ahali! Çorum’un sultanı geliyor. Hacı Ebubekir Baba geliyor.
            Ebubekir Baba bir bardak su ister. Besmele çekerek, sudan bir yudum ağzına alır. Ağzındaki suyu yangının olduğu yere doğru “Huu” diyerek üfler ve Allah’ın izni ile o bir avuç su yangını söndürmeye yeter. Orada bulunan halk, bu kerameti görünce bir anda galeyana gelir;
            ─Sen ne mübareksin, ver elini öpelim, yaşa! diye bağırmaya başlarlar.
            Ebubekir Baba:
            ─ Bunlar hep el öpendir, kerameti gördüler ama ondan sonra hergün keramet isterler daha sonra dağılırlar oğlum, der.
            O zamandan sonra artık Ebubekir Baba, Çorum da, Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i Hz.leri diye anılır. Seyahat ederken, güneşin yakmasından dolayı, kararmış bir teni olduğu için kendisine “Kara Şeyh” de denilirdi.
            Bir gün, Erzurum’da Mehmet Efendi isminde Evlad-ı Resulden bir zât, rüyasında, Peygamber (sav) Efendimizi görür. Rasûlullâh (sav) Hazretleri kendisine;
            “Evladım, seni kemale erdirecek zât, Çorum’da Hacı Ebubekir-i Sıddık Efendidir. Ona git.” diye telkinde bulunur. Mehmet Efendi, kendisini Hakk’ a vasıl edecek olan zâta gidebilmek için Erzurum’dan çıkar, günlerce yürür ve Çorum’a gelir.
            Önce, orada hacı arkadaşını bulur. Onunla Saat Meydanında oturur ve sohbet ederlerken, arkadaşı kendisine ne için geldiğini sorar. O da durumu anlatır. Bu arada yolda, kara kuru esmer bir zât, arkasında da iki kişi hızlı hızlı yürümektedir. Hacı arkadaşı, Mehmet Efendiye dönerek, biraz da alaylı bir şekilde:
            ─Yahu, senin aradığın şeyh var ya; işte şu karşıda yürüyen adamdır,  der.
            Mehmet Efendi bir bakar ki, kara ve zayıf biri, kendi kendine:
            ─Yahu bu adam mı benim derdime ilaç olacak? diye düşünür ve küçük görür. Hâlbuki nefsine uymuştur. Zira Hz. Peygamber (sav) Efendimiz ona gelmesini telkin etmişti. Ama bir an nefsi galebe çalar.
            “Sen koskoca bir Evlad-ı Resulsün. Bu adam sana ilaç olamaz” der ve geceyi geçirmek üzere oteline gider.
            Gece rüyasında; Ebubekir-i Sıddık Çorum-i (ks) Hazretleri ile güreş tuttuğunu görür. Ebubekir-i Baba, Mehmet Efendiyi alır, yere vurur. Birisi Evladı Resul, birisi de koskoca gönüller sultanı... Sabahleyin kalktığında bir bakar ki; başı hariç, hiçbir tarafı tutmuyor.
            Otel sorumlusuna, bağırarak:
            ─Yetiş Efendi! der.
            Adam içeri girer ve:
            ─Hayırdır Efendim, ne oldu? diye sorar.
            Mehmet Efendi kendisine:
            ─Sormayın, hareket edemiyorum, size zahmet benim bir hacı arkadaşım var, onu bana acilen bir çağırır mısınız? der. Arkadaşını nerde bulabileceğini de söyler. Adam koşarak gider, hacı arkadaşını getirir.  Mehmet Efendi perişan bir halde:
            ─Aman kardeşim, ben gece bir rüya gördüm. Rüyamda Ebubekir Efendi ile güreşiyorduk. Mübarek beni aldı bir hamlede yere yatırdı. Hiçbir tarafım tutmaz oldu. Ne olur, benim için Ebubekir-i Sıddık Çorum-i Hazretlerine git, kendisine durumumu anlat. Beni affetsin, der.
            Adam, doğruca dergâha gider. Ebubekir-i Sıddık Çorum-i Hazretlerinin karşısına geçer, Mehmet Efendinin durumunu tafsilatı ile anlatır. Ebubekir Baba, adama:
            ─Evladım o arkadaşın Evlad-ı Resul bir zâttır. Onun bize geleceğini Peygamber (sav) Hazretleri haber verdiler ancak o bizim dış görünüşümüze aldandı, kibirlendi ve bizi beğenmedi. Ondan sonra da bu hale geldi. Biz onu affetmeye affettik ama bir hafta yatması gerekiyor. Bir hafta sonra yanıma gelsin, görüşelim İnşallah, der. Mehmet Efendi, arkadaşından bu haberi alınca:
            ─Kardeşim görüyorsun. Halim perişan, kimim kimsem de yok. Sen bana bir hafta süre ile bakar mısın?, der.
            Hacı arkadaşı da, Mehmet Efendiye bir hafta hizmet eder.
            Mehmet Efendi, bir hafta sonra, Ebubekir Babanın dergâhına gelir. Karşısına geçer ve pişman bir halde diz çöküp oturur. Bu arada Ebubekir-i Baba, oradakilere sohbet etmektedir. Bir ara Mehmet Efendiye dönerek:
            ─Evladım, Mehmet Efendi, der.
           O da:
            ─ Buyurun Efendim, der ve ayağa kalkar.
            Ebubekir Baba, kendisine:
            ─ Evladım, seni dergâhın çavuşu yaptım, der.
            Mehmet Efendide, o anda acayip garaip haller meydana gelir.
            Allah razı olsun, Efendim, der.
            Ebubekir-i Baba sohbetine devam eder. Bir müddet sonra tekrar Mehmet Efendiye dönerek:
            ─  Evladım, Mehmet Efendi, diye seslenir.
            O da, yerinden kalkarak:
            ─  Buyurun Efendim, diye cevap verir.
           Ebubekir Baba;
            ─  Evladım seni nakib yaptım, der.
            Mehmet Efendide yine değişik manevi haller zuhur eder.                         

           Allah razı olsun Efendim, der ve oturur. Ebubekir Baba, sohbetine bir müddet devam ettikten sonra, yine Mehmet Efendiye hitaben;
            ─Evladım Mehmet Efendi, diye seslenir.
           Mehmet Efendi:
            ─Buyur Efendim, diyerek ayağa kalkar. Ebubekir Baba;
            ─Evladım, seni nukaba yaptım, der.
            Ebubekir-i Baba Mehmet Efendi’ye her nazar ettiğinde farklı farklı manevi haller zuhur eder.
            Allah razı olsun, Efendim, der, yerine oturur. Ebubekir Baba tekrar ona dönerek:
            ─Evladım Mehmet Efendi, diye seslenir.
            Mehmet Efendi;
            ─Buyurun Efendim, diyerek ayağa kalkar.
            ─Evladım seni, halife yaptım. Git memleketine, orada bulunanları irşad et, der. İcazetini yazar ve yol verir.
            Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri, Allah-u Teâlâ Hazretlerinin kendisine vermiş olduğu bu yetki ve maneviyatı ile dervişini bir anda Hakka vasıl edebilecek, büyük bir Mürşid-i Kamil zât idi. Onun dergâhına girenlerin, Allah ve Resulünün muhabbetini arzulayanların, sebat ile sabredenlerin, Allah’ın izni ve Evliyaullahın himmeti ile muratlarına nail oldukları bir gül bahçesi idi.
            Ebubekir-i Baba bir “Rufai üstadı” olduğu için, o dönemlerde bir takım burhanlar maneviyat tarafından kendisine verilmişti. Şiş burhanı, kılıç burhanı, ateş burhanı, en kuvvetli zehirleri yutma burhanı gibi harikulade haller göstererek insanları irşad etmek için bir vesile olarak kullanıyordu.
            Yine bir gün, Ebubekir Baba Çorum’da dervişleri ile beraber ateş burhanı için toplanmışlardı. Bir ateş yakıldı. Yanan ateşin üzerine sac koyuldu ve o sac alevlerden kızıllaştı. Ebubekir-i Baba dergâha çok hizmet eden Mehmet Efendi isminde zengin bir dervişi elinden tuttu, halakanın ortasına aldı. Ateşte kızaran sacı eline alarak o dervişin başına koydu. O zengin kişi, bir anda nefsine kapılıp kendi kendine şöyle dedi:         “Üstadın bu kadar dervişi var, onların içinden beni seçti. Demek ki bende bir iş var, ben halife olacağım herhalde”.
           Hâlbuki bu hadisenin üstadının bir kerameti olduğunu idrak edemedi. Aradan birkaç gün geçti. Ebubekir Baba’nın yakınında olan zâtlardan bir tanesine şöyle dedi:
            ─ Ebubekir Baba’ya söyle de, benim şu halifelik icazetimi artık yazsın. O gün herkesin arasından beni çıkardı ve ateş burhanını bende yaptı. Demek ki ben diğer dervişlerinden farklıyım. Bende o cevheri görmeseydi burhanı bana yapmazdı. Ben halifelik yapabilecek manevi duruma geldim.
          Ebubekir-i Babaya, durumu anlattılar.
            ─ Evladım, halifeliği biz veremeyiz. Allah-u Teâlâ izin verirse olur, sülûka girerse olur, dedi.
            Ebubekir-i Baba’nın söylediklerini, o kişiye gidip söylediler. Hemen doğruca dergâha gitti:
            ─ Aman Efendim! Ben sülûka girip halife olmak istiyorum. Ne olur beni sülûka sokun, dedi. Ebubekir Baba:
            ─  Madem sulûka girmek istiyorsun, peki o zaman, dedi.
           Suluk denilen yerler, göz göz oda şeklinde, ancak bir kişinin sığabileceği, namaz kılabileceği büyüklükte yerlerdir. Suluk’a giren bir kişiye, ilk üç gün kesinlikle yiyecek veya içecek bir şey verilmez. Üç günün sonunda Üstadı, belki bir zeytin, belki bir bardak çay gönderebilir. O kişinin yetişme durumuna göre, üstadı ayarlar. Suluk’a giren kişilerin, oradaki gıdası Hakkı zikrederek, Ona ibadet ederek, lezzet ve haz alırlardı. Açlık dahi akıllarına gelmezdi.
            Sülûk’a giren o zât, üç gün boyunca bir şey yiyip içmeyince beti benzi sararır. Herhangi bir manevi gıdada alamaz.
            Bu arada hanımı:
            “Allah, Allah bizim bey üç gündür ortalıkta gözükmüyor, nerelerde acaba?” diyerek doğruca dergâha gider. Oradaki dervişlere:
            ─Bizim beyi gören oldu mu? Üç gündür ortalarda yok, diye sorar. Onlarda hanımına:
            ─Senin kocan sulûka girdi. Üç gündür sulukta, derler. Kadın doğruca suluk odasının önüne gelir ve perdesini hafifçe aralar. Adam karısını görünce:
            ─  Üç gündür neredesin, be hey kadın? Bu adam (hâşâ) bizi açlıktan öldürecek. Hemen eve var, bana yiyecek bir şeyler getir” der ve kadın eve gider.
            Evden yiyecekleri aldıktan sonra, kocasının yanına gelir. Perdenin kenarını kaldırıp gizlice yemekleri verir. Boş tabakları da akşama doğru alır.            Suluk’un yedinci gününde adam bir hal görür. Halinde Ebubekir-i Baba gelir:
            ─Evladım şu balığı al, fırıncıya selamımı söyle pişirsin, der. Adam da:
            ─Peki, Efendim, der ve balığı alır. (Bu hadise sulukta iken gerçekleşmektedir.) Adam, fırıncıya balığı götürür:
            ─ Ebubekir-i Babanın sana selamı var, şu balığı bir pişiriver, der. Fırıncı da:
            ─Ve aleyküm selam, hemen pişireyim, diyerek, balık tavasını fırına atar. Yarım saat kadar bir süre geçtikten sonra fırıncı, balık tavasını dışarı çıkarır. Bir bakar ki; balık değil pişmek, tava dahi ısınmamış, halen soğuktur. “Allah, Allah” diyerek şaşırır ve tekrar fırına sürer. Yarım saat kadar daha fırında bekletir. Balık tavasını çıkartır. Yine bakarlar ki; ne balık pişmiştir, ne de tavada en ufak bir sıcaklık vardır. Fırıncı, o adama dönerek, şöyle der:
            ─ Ebubekir-i Babaya selam söyle! Bu balık pişici değil, der ve adamın görmüş olduğu hal biter.
            Tam o esnada dervişlerden birisi sülûk odasının perdesini aralar ve Ebubekir-i Baba’nın kendisini çağırdığını söyler. Adam sevinçle suluktan çıkar.
            Halifeliği kazandım mı?  diye onlara sorar.
            Hâlbuki suluk’a giren bir kişi kabiliyetli ise kırk gün içinde, eğer kırk günde olmadı ise üç ayda, üç ayda da olmadı ise bir yılda, bir yılda olmadı ise üç yılda, üç yılda da olmadı ise beş yılda. Beş yılın sonunda da eğer tamam olmadı ise o kişiye artık suluk ettirmezler. Ayrıca suluk’tan, kemale ermiş olarak çıkan kişiler, törenle suluk’tan çıkarılır. Zira o kişi Allah-u Teâlâ Hazretlerine vasıl olmuş, sıfatlarında fani olmuş bir zât olarak suluk’tan ayrılır.
            Bu zât kırk günü dahi doldurmadığı halde, kendi kendine bir hevese kapılır. Doğruca Ebubekir-i Baba’nın yanına varır.
            ─Efendim halifeliği kazandım mı? diye sorar.
            Ebubekir-i Baba da kendisine:
            ─Ne halifeliği oğlum, sen bir balığı dahi pişiremedin, diye cevap verir.
            Adam, Ebubekir-i Babaya:
            ─Aman Efendim, ne olursunuz, ben zengin bir kişiyim, bana bu halifeliği verin, der.
            Ebubekir-i Baba, kendisine:
            ─Evladım, ancak Allah izin verirse halifelik veririz, der.
            Adam, Ebubekir-i Babaya:
            ─Benim çok altınlarım var, evlerim var. Onların tapusunu sana vereyim, bana şu halifelik icazetini verin. Bunu nefsim çok istiyor, deyince, Ebubekir-i Baba hiddetlenerek ; (Evliyaullah ancak Allah için hiddetlenir)
            ─Biz maneviyat ne derse onu yaparız. Haydi, yürü bakalım!, diye cevap verir.
           Adam sinirli bir şekilde orayı terk ederken;
            ─Ben de senin adını Çorum’dan silmez isem; bana da Mehmet Ağa demesinler, diyerek edepsizlik yapar, kapıyı vurup çıkar.
            Aradan bir müddet geçtikten sonra, adam başka bir yerden para karşılığı halifelik icazeti alarak, tekrar Çorum’a döner ve bir dergâh yaptırmaya başlar. Para ile adamlar tutar. Aklınca; Ebubekir-i Baba’ya muhalefet etmeye çalışır. Dergâhın inşaatı bir adam boyu kadar çıktığında midesine bir ağrı girer. Bu ağrının acısından duramaz bir hale gelir. Hekimlere gider; fakat kimse tedavi edemez.
            En sonunda kendisine; bir de hamama gitmesi tavsiye edilir ve hamama gider. Hamama girince midesinin ağrısı geçer. İyileştiğini zannederek sevinir. Bir müddet hamamda kaldıktan sonra “Artık iyileştim, dışarı çıkabilirim” diye düşünüp hamamdan dışarı çıkar çıkmaz; midesindeki ağrı tekrar başlar.
            ─Benim midemin iyi olduğu tek yer burası. En iyisi ben iyileşene kadar, siz buraya bir yatak yorgan getirin. Yiyecek ve içeceğimi de buraya getirin. Ben burada yatıp kalkayım, der.
            Adamın, yatağı, yiyeceği, içeceği oraya getirilir. Ve hamamda yaşamaya başlar. Fakat hamam sıcak olduğu için sürekli terlemekte ve gün geçtikçe zayıflamaktadır.
            Onun bu perişan halini gören etrafındaki insanlar da; birer birer onu terk etmeye başlarlar. Bir müddet sonra yanında hiç kimse kalmaz.
            Sürekli terlemesinden dolayı vücudunda en ufak bir et parçası dahi kalmamış, bir deri bir kemik hale gelmiştir. Yaptığı hatayı anlar ve kendisine bir hamal çağrılmasını ister. “Bunların hepsinin başıma gelmesinin sebebi, Ebubekir-i Baba gibi bir Evliya’ya muhalefet etmemden kaynaklanıyor. Ben kim, halifelik kim?” diye pişman olup ağlar.
            Zira Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Hadisi Kutside;
            “Kim benim Velime düşmanlık ederse, bana karşı savaş ilan etmiş olur” buyurmuştur.
            Başka bir hadisi kutside de;
            Kim bir Veliye eza ederse, benimle muharebeye girmiş gibi olur”buyurur.
            O esnada hamal gelir ve perişan haldeki Mehmet Ağa hamala şöyle der:
            ─Beni şu erzak taşıdığın küfenin içine koy ve doğruca Ebubekir-i Babanın evine götür. Evine on metre kala küfeden çıkart. Boynuma bir ip takarak sürüye, sürüye doğruca evinin kapısına kadar götür, der.
            Hamal, aynen Mehmet Ağa’nın dediği şekilde küfenin içine koyar. Ebubekir-i Babanın evine doğru gelirler. Evine on metre kala hamal, adamı küfeden dışarı çıkarır, boynuna bir ip geçirir; sürüye, sürüye Ebubekir-i Baba’nın evine doğru getirir.
            Bu esnada Ebubekir-i Baba evinde (manen) Ahmed-el Rufai Hazretleri ile sohbet etmektedir. Zira evliyalar için zaman ve mekân sorunu yoktur. Onlar Allah’ın izni ile vefat ettikten sonra dahi, manen görüşebilirler. İşte bu şekilde sohbet ederken, Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretleri,
            Ebubekir-i Babaya;
            ─Hani, senin dergâhta zengin bir zât vardı. Senden para karşılığı halifelik istemişti; sen de vermemiştin. O da dışarı çıkarken ; “Ben de seni Çorum’dan silmezsem” demişti. İşte biz o zâtın karnına şöyle bir değdik. Şimdi o çok hasta. Bu tarafa doğru geliyor. Eğer sen hakkını helal edersen; ehli iman olarak ölecek, değilse işi çok zor, der.
            Tam bu esnada hamal kapıyı aralar.
           Hasta bir adam getirdim, demeden, Ebubekir-i Baba içeriden ;                              
            ─Hakkım helal olsun, diye seslenir.              
           Ebubekir-i Baba’nın sesini duyunca, hasta olan o adam rahatlar. Hamal tekrar hamama götürmek üzere küfeye koyar. O hasta olan adam küfenin içerisinde kelime-i şahadet getirerek iman ile ahirete göçer.
            O dönemlerde Ebubekir-i Baba ile ilmine güvenip uğraşan bir çok zât vardı. Gayeleri kendilerinin daha âlim olduğunu göstermek ve onu küçük düşürmekti. İşte bunlardan bir örnek daha:
            Çorum’da Vaiz olan bir kişi, Ebubekir-i Baba ile uğraşırmış. Tevhid’i “La İlahe İllallah Hu” diye okuyan Ebubekir-i Baba’ya:
            ─Arabistan’dan buraya geldi. “La İlahe İllallah” tamam da; bir de sonuna “HU”çıkardı, arkasına ilave etti, olmaz, der.
            Vaizin bu sözleri, Ebubekir-i Baba’nın birkaç dervişine de tesir eder. Onlar da derslere gelmemeye başlarlar.
            Ebubekir-i Baba, vaiz Efendinin yiyeceklerden helvayı sevdiğini öğrenir ve hanımına helva pişirtir ve doğruca vaiz Efendinin evine gider. Hoca Efendi, Ebubekir-i Baba’yı karşısında görünce şaşırır ve tedirgin olur.
            Ebubekir-i Baba, Hoca Efendiye:
            ─Bak Hoca Efendi! Senin söylediklerini işittim. Ben seninle buraya anlaşmaya geldim. Beş dakika sen bana derviş olacaksın. Karşılıklı oturacağız ve beş dakika bana rabıta yapacaksın. Benim okuduğum tevhidi beş dakika da sen söyleyeceksin. Ondan sonra benim dediğim doğru ise bana bağlan, doğru değil ise ebedi ben sana bağlanacağım, sen ne dersen onu yapacağım, der.
            Hoca Efendi içinden;
            ─Beş dakika hemen geçer, bu herhalde bana bağlanacak, tamam ben bunu hallettim, deyip sevinir. Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i Hz.leri:
            ─Şimdi beni manevi babalığa kabul edeceksin, dizini dizime dayayacaksın, beni öylece düşüneceksin, söylediğimi de aynen yapacaksın der.
            Hoca Efendi ;
           Tamam, der
            ─La ilahe İllallah hu” derken;
           Hoca Efendi;
            ─  La İlahe İllallah, tamam da “Hu” denilmez der.
            Ebubekir-i Baba:
            ─  Bak Hoca Efendi, saniyeler geçiyor, deyip “La İlahe İllallah hu, La İlahe İllallah hu, La İlahe İllallah hu” derken bir yandan da kalbine vurur.
            Hoca Efendi gözünü bir açar hemen Ebubekir-i Babanın eline kapanır:
            ─Aman Efendim! Ne olur ben sizin ebediyen dervişiniz olayım, der.
            Ebubekir-i Baba:
            ─Ne oldu Hoca Efendi? diye sorar.
            Hoca Efendi:
            ─Sen Allah’a kendini nasıl sevdirmişsin ki; Levhi Mahfuzda “La İlahe İllallah hu” yazılı” diye cevap verir.
            Ebubekir-i Baba:
            ─Nasıl Gördün Levhi Mahfuzu? diye sorar
            Hoca Efendi.
            ─Seninle birlikte tevhid okurken melekler benim perdemi açtı. Levhi mahfuzu gösterdiler. Orada “La İlahe İllallah hu” yazılıydı. der.
            Ertesi gün Hoca Efendi camiye ağlayarak gelir öyle bir vaaz eder ki, vaazında;
            ─Biz ilmimize mağrur olmuşuz. Biz hata etmişiz. Allah’ın dostları ile uğraşmışız. Allah’a harp ilan etmişiz. Allahım benim günahlarımı affetsin. Ebubekir-i Sıddık Baba çok haklıymış. Levhi mahfuz da “La İlahe İllallah hu” yazılı der ve ardından, kendisi de Ebubekir-i Babanın dervişi olur.
            Ebubekir-i Baba, yaşadığı müddetçe Ümmet-i Muhammedi irşat etmeye gayret göstermiştir. İnsanları Hak yola vasıl edebilmek için gece gündüz çalışmıştır. Sayısız kerametleri ve halleri bulunan bir meşayıhtır.
            Dergâhta Hacı Ali Efendi Hz.leri ve Hacı Mustafa Efendi Hz.lerine ayrı bir ilgi ve alaka göstermiş ve bu iki zâtı kendisi hayatta iken manen yetiştirmiştir.
           Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.leri Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i Hz.lerine ilk bağlandığı dönemlerde deki bir kaç anısını şöyle anlatır:
             Gençliğimde çay ocağı çalıştırırdım. (Eskiden kıraathaneler bu günkü gibi değildi. Kuran-ı Kerim okunur, dini ve ilmi değeri olan konular ehliyetli kişiler tarafından beyan edilir, şiirler okunur, günlük olaylar müteala edilirdi. )
            Bir gün kapıda üstadım Ebubekir-i Baba’nın beni çağırdığını gördüm. İşi bırakıp koştum. Üstadımın önünde ihtiyar, ama dinç, üzeri eski giyimli, sarışın bir meczup var idi. Biz de birkaç kişi geriden Üstadımızla birlikte meczubu takip ediyorduk. Ebubekir-i Babanın evinin önüne geldiğimizde; meczup zât geri döndü ve bize doğru bakıp, beni göstererek;
            “Şu gençte kemalat kokusu var. Şu ise fasık ve şunda da münafıklık alameti var” dedi. Arkadaşlardan birisi müdahale edecekti ki,
            Hacı Ebubekir-i Baba;
            ─Sakın cevap verme, O Allah dostudur, sana zarar gelir, dedi.
            Yine o dönemde, evde ders çekiyordum. Kapının çaldığını işittim. Kapıyı açtığımda hayretler içerisinde, Üstadım Ebubekir-i Baba’yı gördüm. Zira o güne kadar evime ilk defa geliyordu. Üstadım bana şöyle seslendi;
            Evladım, Mustafa ne yapıyorsun?, ben de kendisine:
            ─Efendim ders çekiyordum, dedim.
            Üstadım da bana;
            ─Hangi esmayı çekiyordun evladım, diye sordu.
            Ben de kendisine;
            ─Efendim aslında dersimi bitirdim. Biz severiz Cihar-ı Yari Veliyi; Ebubekir-i, Ömer, Osman, Ali’yi okuyordum, dedim.
            Üstadım bana:
            ─Evladım, o söylediğin zâtları görüyor musun? diye sordu.
            Ben de kendisine:
─Hayır, Efendim, deyince;
            Üstadım:
            ─İyi evladım. Bundan sonra gör inşallah, dedi. Ve o günden sonra, o mübarekleri manen sık, sık görmeye başladım.
            Dergâhta çavuş iken, arkadaşlarla Çorum yakınlarında bir yere gittik. Camide halakayı zikre oturduk. O beldede başka dergâhtan Rufailer de vardı. Onlar da katıldılar. Zikir devranı devam ederken oradaki Rufailer; bir mangal dolusu ateş getirip, nakibimizin önüne koydular. Kendisinde burhan olmadığı için, o da bana havale etti. Ben de huzur ettiğimde; Ebubekir-i Babanın caminin mihrap tarafından, halakanın ortasına geldiğini gördüm. Müsaade verildi zannederek ateş burhanını yaptım. Çorum’a vardığımızda üstadıma anlattım. Fakat çok disiplinli olması hasebiyle beni azarlamıştı. Çünkü şer’i izin olmadan yaptığımı söyledi.
            Ebubekir-i Sıdık Çorumi Hazretleri keşfi, kerameti açık, ledünni ilim sahibi bir zât idi. Bir gün sohbet esnasında, Mehdi Resulden bahsederken o cemaat içerisinde, daha henüz on sekiz yaşlarında bir genç olan Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerini göstererek;
            ─ Mehdi Resulü biz göremeyeceğiz, fakat bu gencin dervişleri görecek, buyurmuşlardır.
            Ebubekir-i Baba, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri’nin henüz on sekiz yaşında olmasına rağmen; ileride Mürşidi Kamil zât olacağını, onun değil ama dervişlerinin Mehdi Resulü göreceğini, o zamandan işaret buyurmuşlardır.
            Hacı Ebubekir Baba Hz.leri çok büyük bir Mürşidi Kamil idi. Lakin kendisinden sonra bir halife yetişmemesinin üzüntüsünü yaşıyor, bazen bundan dolayı hüzünleniyordu. Derken bir gece zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah (cc) kendisine tecelli eder. (keyfiyeti ehline malumdur.)
Bu tecelli anında Allah-ü Teâlâ Hz.leri Ebubekir Babaya;
            Kulum Ebubekir; Evlat verdim istemedin, devlet verdim istemedin, mal mülk verdim istemedin, makam mevki verdim istemedin. Ne istiyorsun? diye buyurur.
Ebubekir Baba;
            ─Ya Rabbi âcizane seni istiyorum, diye cevap verir.
            Cenab-ı Zülcelal:
            Kulum Ebubekir! Bu akşam ömrün tamam olmuştu ancak fazlı keremimden ben senin ömrünü 30 sene uzattım. Ömrünün son beş senesinde şehrinizin doğu kısmından, Ahıska tarafından elinde kılıç, at üzerinde eşkıya tipinde biri gelecek. Elinde bulunan emanetleri ona vereceksin. Bu zât bostancı Ali Efendidir, buyurur.
            Ebubekir Baba o gece tarih atar. Gerçekten de ömrünün son beş senesinde Ali Efendi gelir. Geldiği zaman da Çorum’da Nakşibendî Üstadı Çerkez şeyhi Hacı Ömer Efendi diye bilinen bir zâtın sohbetine götürürler. Şeyh Ömer Efendinin kapısına gitmeden önce Ali Efendi eşkıyadır. Çok haşarı, gözü pek ve biraz tehlikeli birisidir Hacı Ali Efendinin de tasavvufa başlaması böyle olmuştur
            İlk olarak Şeyh Ömer Efendinin dergâhına gider fakat manevi dosyası Ebubekir Baba’dadır. Hacı Ebubekir babanın dergâhına gidecektir. Lakin Ali Efendi henüz Ebubekir Sıddık Hz.lerinin kapısına gitmemiştir. Nazarı ve çalışması gereken hususiyet bu taraftır. Tabi buna Ebubekir baba Hz.leri daha fazla rıza göstermez. Çünkü kendisine Allah-ü Teâlâ Hz.lerinden böyle bir vaat vardır.
            Neticede bir akşam Bostancı Hacı Ali Efendinin mana âleminde ayağına zinciri takar, tespih çeker gibi Ebubekir Baba (ks) Hz.leri, Çerkez        Şeyhinin kapısından sürükleye, sürükleye kapısının önüne getirir ve Ali Efendiye latife ederek şöyle der:
            ─Evladım Ali Efendi! En sonunda kendini sürüklete, sürüklete kapımıza geldin” buyurmuştur. Hatta Çerkez şeyhi Hacı Ömer Efendi, Ali Efendiye;
            ─Oğlum! Kara Şeyh beni de rahatsız ediyor. Sen oraya gideceksin. Nasibin orada, dosyan Ebubekir Baba’da, diyerek Ebubekir Baba Hz.lerinin kapısına göndermiştir.
            Ebubekir Baba Hz.leri Allah-ü Teâlâ Hz.lerinin vaadi olan bu mübarek zâtı beş sene içerisinde yetiştirir, Ali Efendi’ye bütün makamları aştırır ve halifelik makamına kadar getirir. Fakat Çorum’da bazı dedikoducu insanlar ;          
            “Ebubekir baba Hz.leri, Ali Efendi’den korktu da; onun için görevi ona tevdi etti” derler. Bu her dönemde olmuştur. Meyve veren ağacı taşlarlar.
            Bostanı Hacı Ali Efendi Hz.leri vazifeyi aldıktan sonra, Ebubekir Baba Hz.leri bir gün;
            ─Gel oğlum Ali, sana bir sırrımı açıklayacağım, der ve otuz sene önce yaşadığı tecelliyi anlatır.
            ─Oğlum! Ben tarih atmıştım. Herhalde bu gece emaneti teslim edeceğiz. Dervişleri topla da helalleşelim, buyurur.
           Bu arada Ebubekir Babanın hanımı, konuştukları mevzuu harem penceresinden duyar.
            Dervişler haberi alır almaz dergâha toplanırlar. Aradan birkaç saat geçer. Ebubekir baba Hz.leri tefekkür halinde iken, hanımı;
            ─Ha Bekir ha! Öleceğim diye başına milleti topla. Hacı Laledin hesabı; bir rezil rüsva ol da gör, der. Hacı Laled ismindeki kişi; etrafındakilere “ben bu gece ölüyorum” diye toplamış fakat on yıl daha yaşamış olan bir kimsedir.
            Bekir baba hanımına dönüyor;
            ─Bir Hacı Laled’le, bir Ebu Bekir’i ayırt edemiyorsun ya; kırk sene seninle bir yastığa baş koydum. Yazıklar olsun sana, diyor.
Ebubekir Baba Hz.leri, gecenin belli bir vaktinde gözünü açıyor.
            ─Oğlum Ali, dervişler nerde, diye soruyor.
            Bostancı Ali Efendi Hz.leri;
            ─Efendim bir kısmı gitti, bir kısmı kaldı, diyor.
            Ebubekir Baba Hz.leri;
            ─Ne yapalım evladım nasipleri bu kadarmış. Allahaısmarladık, der       ve o anda;
            ─Aleykümüsselam melekül mevt, diyerek Azrail(as)ı karşılıyor ve ardından:
            ─Ben ihtiyar adamım. Benim canımı acıtma, diyor ve “hu” esmasıyla ruhunu teslim ediyor.
            Ebubekir Baba Hz.leri sohbetlerinin sonun da sürekli:
            ─Ehli Beyti seven Al kanlar içinde yatar, diye söyler fakat bu sözün sırrına kimse vakıf olamaz.
            Vefatından belli bir süre geçtikten sonra. Ebubekir Baba Hz.lerinin evlatlığı;
            ─ Benim babamı sofanın parmaklıklarından dervişler düşürdüler, itelediler. Ben babamı çıkarıp otopsi yaptıracağım, der.
            Ebubekir babayı gömdükleri kabirden çıkarıyorlar, hastaneye götürüyorlar. Otopsi için ameliyathaneye alınıyor. O zaman otopsiyi yapacak olan Doktor Sulhi Bey’dir ve itikadı zayıf birisidir.
            Ebubekir Baba Hz.lerini ameliyat masasına yatırıyorlar. Doktor, vücudundan bir yeri açıyor ve orada bir sırra vakıf oluyor. Nabız yok, nefes yok ama kan dolaşıyor. Kalp çalışıyor ve “Allah” diye ses geliyor. Bunu duyuyor ve inancı zayıf bir kişi olduğu için hayretler içerisinde kalıyor.
            Ebubekir Baba’yı kaldırıyorlar, tekrar kabre götürüyorlar. Bostancı Ali Efendi Hz.leri, Üstadının cenazesini toprağa vermek için kabrin içine giriyor. Tabi ameliyat edilir iken; Ebubekir Baba’nın vücudunu açtıklarından dolayı eline kan değiyor ve orada;
Bostancı Hacı Ali Efendi Hz.leri;
            ─ SEDDAKSIN YA ŞEYHİM!! EHLİ BEYTİ SEVEN AL KANLAR İÇİNDE YATAR, buyuruyor.
            Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i (ks) Aziz Hazretleri, bu mübarek ve kutsal görevi layıkı ile tamamlamış ve 1929 yılında Hakka yürümüştür. İlel Cenneti Ebeda. Allah-u Teâlâ Hazretleri makamlarını Âli kılsın, Füyuzatı Rabbaniye’lerini üzerimizden eksik etmesin. Âmin.

 

 

İstemez misin Dünya Onların, Ahiret Bizim Olsun ?